19.3 C
İstanbul
18.5 C
Ankara
21 C
Konya
30 Eylül Çarşamba 2020

Ahilik Nedir Ve Ahilik Teşkilatı Özellikleri Nelerdir

- Advertisement -
- Advertisement -

Kardeşlik, esnaf ve san’ atkârlar birliği teşkîlâtı. Kökü Arabça ah kelimesi olup, ahî olarak Türkçe’de de kullanılmaktadır. Türkçe olan ve eli açık, cömert, yiğit manasına gelen akı kelimesinin zamânla değişerek, ahî şeklini alması da ihtimâl dâhilindedir. Arabça ah kardeş, ahî de kardeşim manâsındadır. Ahîlik, ıstılahda; esnaf ve san’atkârlar birliği, teşkîlâtta da; Anadolu şehir, kasaba ve hatta köylerindeki esnaf ve san’atkâr kuruluşlarının eleman yetiştirme, işleyiş ve düzenliliklerini teftiş eden bir müessese manâsındadır.

Türkler İslâm dinini kabûl etmekle şereflendikten sonra, Türkistan’dan Anadolu’ya kadar olan sahada esnaf ve san’atkârlar arasında bir bağlılık ve kardeşliğin ancak bir teşkîlâtla devâm edeceğine inanıyorlardı. Böylece İslâm âleminde zâten mevcud olan ve güzel ahlâkın en yüksek mertebesi şeklinde bilinen fütüvvetle yakından münâsebet kurdular. Cömertlik, mertlik ve mürüvvet manâlarına gelen fütüvveti kendilerine has bir üslubla geliştirerek, kardeşliği, birliği kurdular.

Üzerinde ehemmiyetle durulan Fütüvvet müessesesi, eskiden beri müslümanlar arasında mevcud idi. Hatta, fütüvvete mensub olanların nasıl hareket edeceklerine dâir, fütüvvetnâme ismi verilen eserler yazılmıştı. Bu müessese, uzun müddet faâliyet gösterdikten sonra zamânla unutuldu.

Abbasî halîfesi Nâsır bin Müstedî (1180-1225), fütüvvet zümrelerini yeniden teşkîlâtlandırmak için faâliyete geçti. Fütüvvetname adı verilen tüzüklerle, bu kuruluşun usûl ve kâidelerini yeniden tesbit ve tanzim etti. İslâm hükümdârlarına mektuplar yazarak, fütüvvet teşkilatları kurmalarını, kendilerinin de fütüvvet kemeri kuşanıp, fütüvvet şalvarı giymelerini istedi.

Bu sırada Anadolu Selçuklu Devleti’nin elçisi olarak Bağdad’a giden, Sadreddîn-i Konevî’nin babası Mecdüddîn İshak’a, Selçuklu sultanının da bu işte îtinâ göstermesi için bir mektup verdi. Mecdüddîn İshak da zaten temel olarak mevcud olan bu teşkîlâtı yeniden te’sis edip, insanları bir araya toplamak için; Muhyiddîn-i Arabî, Evhâdüddîn Hamîd Kirmanî, Ahî Evren gibi tasavvuf âlimlerini Bağdad’dan Konya’ya dâvet etti. Onlar da bu dâvete uyup, Allahü teâlânın rızâsı için, insanlara dinlerini öğretmek, kardeşlik ve berâberliği aşılamak gâyesiyle Anadolu’ya geldiler.

Bilindiği gibi müslüman Türkler (Selçuklular) onbirinci asrın ikinci yarısında Anadolu’ya girmeye başlamışlardı. Bunlar, büyük bir ekseriyetle göçebe hâlinde idi. Aldıkları Anadolu topraklarında yavaş yavaş köylere, kasabalara ve şehirlere yerleşiyorlardı. Fakat, ticâret, müslüman olmayan yerli Bizans halkının elinde idi. Hatta uzun müddet onların ellerinde kaldı ve bir asır kadar devâm etti.

On üçüncü asrın ilk yıllarında Çin’in kuzeyi ile kuzey batısı arasında, bir zulüm ve katliâm başlamıştı. Başlarında, dünyânın en büyük din düşmanlarından, meşhûr zâlim ve kan dökücü Timuçin olarak da tanınan Cengiz’in bulunduğu Moğol çapulcuları, onbeş yıl gibi kısa bir müddet içinde, dünyânın siyasî haritasını adeta altüst ettiler, korkunç katliâmlarda bulundular. Bunun üzerine orta Asya’da bulunup göçebe hâlinde yaşayanlar kaçmak mecbûriyetinde kaldı. Zulüm durmak bilmeyip, artarak devâm edince, esnaf ve yerli kimseler de can havliyle oralardan göç edip Anadolu’ya geldi.

Bunlar müslüman Türklerdi. Onların Anadolu’ya gelmeleri esnaf arasında bir birlik ve nizâmın sağlanmasını ve bir teşkîlâtın kurulmasını zarûrî kıldı. Çünkü bunlar, müslüman olmayan yerli esnaf ile kendilerini tâkib eden hatta kovalayan Moğol zâlimlerinin aralarında kalmışlardı. Bu durumda müslüman Türkler düşmanlarına ve yerli esnafa karşı teşkîlâtlanmak, aralarında birlik kurmak mecbûriyetinde kaldılar. Bu mecbûriyeti pek iyi kavrayan, anlayan âlim ve velî zâtlar idi.

Zaten Moğol zulmünden Anadolu’ya gelen Türkmen göçebeleri, ilim ve san’at sâhiplerini dolayısıyla kültürlerini de berâberlerinde getirdiler. Horasan’dan gelen Mevlâna Celâleddîn Muhammed Rûmî de Anadolu Selçuklu sultanının dâvetiyle Konya’ya yerleşti. Büyük mutasavvıf, gönül sultanı Celâleddîn-i Rumî, Anadolu insanından çok hürmet ve iltifât gördü. Mevlevilik her tarafa yayıldı.

Muhyiddîn ibni Arabî ve hocası Evhâddüdin’le birlikte Ahî Evren de Anadolu’ya gelmişti. Ahî Evren hocasının kızı Fâtıma Bacı ile evlendi. Mürşid-ul-kifâye ve Yezdân-şinaht adlı eserlerini Sultan Alauddîn Keykubâd’a takdîm etti.

Hocası ve kayınpederi, Evhâdüddîn’le birlikte Anadolu şehirlerini dolaştı. Vâzlarında, husûsiyle esnafa İslâmiyeti anlatarak, dünyâ ve âhıret işlerini düzenli ve intizamlı hâle getirmeleri için nasîhatlerde bulundu. Hocasının vefâtından sonra Kayseri’ye yerleşen Ahî Evren debbağlık yapar, kendi elinin emeği ile geçimini te’min eder ve ahâliyi irşâd etmekle meşgul olurdu.

Yetiştirdiği talebeleri, gittikleri yerlerde zâviyeler kurarak bilhassa esnafı bir çatı altında toplayıp, teşkîlâtlandırmaya ve dışardan gelen misafirleri ağırlamaya başladılar. Zamânla sevenleri çoğaldı. Yaklaşan Moğol tehlikesine karşı halkı uyandırmaya ve Moğol istilâcılarının önünden kaçıp gelen kimsesizleri barındırmak için ellerinden gelen gayreti göstermeye çalıştılar.

Kardeşlik ve berâberliği te’sis için Anadolu’da hizmet ettiler. Bunlar Anadolu’da şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy dolaşıp; dünyâ menfaati ve şahsî çıkar düşünmeden, sadece Allahü teâlânın rızâsını gözeterek, O’nun dininin öğrenilmesi ve öğretilmesi, cihad ve vatan müdâfaası için insanların metânetlerinin arttırılması ve onları teşkîlatlandırmak için çalıştılar. İnsanların millî ve manevî duygularını sağlam, zinde ve morallerini yüksek tutmak için büyük gayret gösterdiler.

Öteden beri mevcud olan birlik ve berâberliği kuvvetlendirdiler. Bu çalışmalar sâyesinde, Anadolu’da önceleri kırlara, sahralara yönelen hayvan yetiştirici göçebe Türkmenler, yavaş yavaş tarım işçiliğine intibak ederek, yerleşmeye başladılar. Esnaf, san’atkar, nakliyeci, işçi olarak şehirlere mahsus iktisâdî faaliyetlere katıldılar. Mevcutlara ilâveten; Aksaray, Kırşehir, Karahisar, Alaiye gibi kasabalar kurdular.

Ahîler sâyesinde müslüman Türkler, vatan müdâfaası azmi ile bir yandan Bizanslılar ve haçlılarla, bir yandan da Moğollar ile mücâdele ettiler. Bunun netîcesinde muharib bir husûsiyet de kazandılar. Böylece Ahîlik, İslâmiyetin; gazâ hamlelerini kolaylaştıran askerî, san’at erbâbını himâye ve imalatı kontrol eden iktisâdî, manevî ihtiyaçları cevaplandıran tasavvufî yönleri ile, dinî, iktisadî, askerî ve ahlâkî vasıflar taşıyan çok cepheli bir tarikat halinde gelişti. Her derviş veya mürid, kendi geçimini kazanmak için, bir san’at ve meslek sâhibi olarak; başkasına muhtaç olmaktan kurtuldu.

Anadolu’daki Ahîlik teşkîlâtının teşekkülü bu şekildedir. Teşkîlâtın kurucusu olan Ahî Evren, çeşitli şehirlere halîfeler ve talebeler gönderdi. Bunlar vâsıtası ile; İslâm âlemindeki medeniyet eserlerini yakıp, yıkan, milyonlarca müslümanı kılıçdan geçiren zâlim Moğollara karşı Anadolu insanını gazâ aşkı ile dolu, Allahü teâlânın rızâsı için cihada hazır bir toplum olarak yetiştirdiler. Ahîler, Anadolu’ya saldıran ve tâmiri mümkün olmayan yaralar açan Moğollara karşı kahramanca mücâdele ettiler. Onların zulüm ve katliâmlarından yılmadılar.

Ahîlik, Anadolu Selçuklularının ve Osmanlıların ictimâî hayâtında çok te’sirli oldu. Bilhassa gençler, Ahîler sâyesinde, yetişerek başıboş; olmaktan ve zararlı akımlara kapılmaktan kurtarıldı. İnsanların birbirlerine yakınlaşması, kaynaşması, kısaca hakîki kardeşlik te’sis edildi.

Bu sûretle gelişip büyüyen teşkîlât ayrıca, Anadolu’nun birlik ve berâberlik, dînî, ahlâkî, iktisâdî, ictimâî hayâtına büyük hizmet etti. Ahî birlikleri muhtar bir idâreye sâhib olduklarından, kısa zamânda esnaf ve san’at hayâtına hâkim oldu.

Ahîlik teşkîlâtı, Osmanlı Devleti kuruluncaya kadar, Anadolu insanını dinî ve millî birlik içinde tutmaya muvaffak oldu. Anadolu’nun Türkleşip, İslâmlaşmasında hizmeti geçti. Ahîlerin gayretli çalışmaları, Anadolu’nun yapısında büyük rol oynadı. Bu gayretli faâliyet netîcesinde, göçebe halinde devâm eden hayattan, yerleşik hayata geçildi. Yerli Bizans halkının elinde bulunan ticâret hayâtına, yeni gelen müslüman Türkler de katılmaya, hatta söz sâhibi olmaya başladılar.

Gayr-i müslimlere kapalı olan ahîlik, müslüman meslek erbâbına bir nevî imtiyâz sağladı. Göçebe Türkmenlerin şehirlerdeki iktisâdî hayata girmelerini kolaylaştırdı. Anadolu’da yaşayan gayr-i müslim san’at ve iş sâhipleri de bulunmasına rağmen, ahî zâviyelerine girememeleri, onları İslâmiyete girmeye teşvik etti ve Anadolu’da İslâmiyet hızla yayıldı.

Ahîler, herkese hatta sultanlara nasîhâtlarda bulunup, onların güzel ahlâk ile yetişmelerini te’min ettiler.

Söğüt civârında, Bizans hududunda gelişmeye başlayan Osmanlı Beyliği emrine koşuşan Ahîlerden bir kısmı, uçlara yerleşip tekkeler ve zâviyeler kurdular.

Nüfuzlu ve îtibarlı bir Ahî şeyhi olan Edebâlî, Osman Gâzî ile yakın münâsebetler kurup kızını ona verdi. Birinci Murad, ahîydi. O zamânın Ahî teşkîlâtının başı olarak bilinmekteydi. Nitekim Kırşehir’in Hacı Bektaş kazâsında bulunan tekkenin, 1367 târihli kitâbesinde, Birinci Murad’dan “Ahî Murad” diye bahsedilmektedir.

Ahîler, doğudan gelerek Osmanlılara katılan Türkmenleri terbiye edip yetiştirdiler. Onlara İslâmî bilgileri öğretip, gazâ rûhunu aşıladılar. Fâtıma Bacı’nın yetiştirdiği bacılar ve yetiştirdikleri Bâcıyân grubu da, yeni gelenlerin hanımlarına İslâmiyeti öğreterek, din-i İslâm’ı bi-hakkın yaşamaları için gayret ettiler. Elde ettikleri mümtaz İslâm kültürünü bacıdan bacıya naklettiler. Böylece Ahîler, üç kıt’ada altı asır at koşturacak istikbâlin Osmanlı neslinin temelini kurmakta, yardımcı oldular.

Ahîler, sulhta muallim, savaşta asker idiler. Hatta Selçukluların sonlarında devlet otoritesinin zayıf olduğu zamânlarda, Anadolu’nun bâzı yerlerinde, bilhassa Sivas ve Ankara dolaylarında idârî teşkîlâta hâkim oldular. Bir ara Ankara’da, devlet kurdular.

Ahîler, diğer devletlerle olan mücâdelesinde Osmanlıya yardımcı oldular ve yüklerini hafiflettiler. Bursa’yı, Düzmece Mustafa’nın hücûmundan korudukları gibi, 1360 yılında Birinci Murad’ın hareketine hiç bir mukâvemet göstermeden, ellerindeki Ankara şehrini teslim ettiler.

Osmanlılar da onların kadr ve kıymetini devâmlı şekilde takdîr ettiler. Onlara hürmet gösterip, vatandaşlarının onlar tarafından yetiştirilmesini kolaylaştırdılar. Böylece ahlâkî hayat ve buna bağlı olarak sosyal hayat içinde bir müesseseleşme başladı. Yüksek bir ahlâka ve gazâ rûhuna sâhip gâzi dervişler, hânekâh da denilen zâviyelerde toplanmaya başladılar. Zâviyeler de yüksek ahlâk sâhibi, hürmete lâyık, güçlü ve zengin liderler etrâfında toplandı.

Bu gruplar, zengin Ahî liderlerinin kurup finanse ettiği zâviyelerde toplanıyorlardı. Zâviyeler, yolcuların misâfir edildiği, ziyâfet ve merâsimlerin tertiplendiği yerler hâline geldi. Buralar kısa zamânda gelişerek, cesâret ve yiğitlik, misâfirperverlik ve cömertlik, gâzilik gibi İslâm ahlâkı esâsına dayanan ahlâk mektebi mâhiyetini aldı.

Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet edip, takdirine râzı olan bu mübârek insanlar, sürüler hâlinde Anadolu’ya akan Moğol putperestlerine karşı kahramanca mücâdele ettiler. Onların zulüm ve katliâmlarından yılmadılar. Anadolu’yu bir şefkat diyârı hâline getirdiler.

Afrika’dan gelerek 14. yüzyıl ortalarında Ortadoğu ve Anadolu’yu dolaşan Seyyah İbn-i Battûta, Ahîler hakkında geniş bilgi vermekte, onların misâfirperverliğini, cömertliğini tarafsız olarak anlatmaktadır. Bu gezisi sırasında Ahîlerle berâber bulunmuş, onlarda misâfir kalmıştır.

İbn-i Battûta; Eğirdir, Denizli, Konya, Aksaray, Niğde, Erzincan, Erzurum, İzmir, Manisa, Balıkesir, Bursa, Kastamonu ve Sinop’ta Ahîlerle görüşmüştür. Ahîlerin Anadolu’da köylere kadar yayıldıklarını, yabancıları misafir edip koruduklarını uzun uzun anlatır.

İbn-i Battûta, Seyehatnâme’sinde Anadolu’daki Ahîlerden şöyle bahsetmektedir: “Ahî; kardeş, Ahîlik de kardeşlik mânâsındadır. Ahîler, Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde; şehir, kasaba ve köylerde bulunurlar. Bunlar, san’at sâhibi kimseler olup, geçimlerini te’min etmek üzere bir meslekte çalışanlardan meydana gelen ve birbirleriyle yardımlaşan bir topluluktur. Memleketlerine gelen yabancıları karşılayan, onlarla ilgilenerek bütün ihtiyaçlarını te’min eden ve haksızlıkları önleyen kimselerdir. Dünyânın hiç bir yerinde bunların benzerlerine rastlamak mümkün değildir.

Anadolu’da bir şehre girdiğimiz sırada, çarşıdan geçerken dükkanlardan çıkan insanlar, bindiğimiz hayvanları çevirerek yularlarından asıldılar. Bir başka grup ise, bunları durdurarak, onlar da hayvanlarımızın yularından tuttular. Her biri hayvanın yularını kavrayıp, kendi tarafına çekmeye çalışıyor, bu hususda ısrâr ediyordu.

Aralarında çekişme uzayınca, konuştuklarını anlayamadığımızdan korkmaya başladık. Malımıza ve canımıza kastedeceklerini zannettik. Nihâyet yanımıza Arabça bilen, hacca gitmis bir adam geldi. Ona, bu adamların bizden ne istediklerini ve aralarında niçin anlaşmazlık çıktığını sordum. “Bunlar Ahîlerdir” dedi. Bizimle ilk karşılaşan Ahî Sinân’ın yoldaşları, sonra gelenler de Ahî Tumân’ın yoldaşları imiş.

Meğer bizi misâfir etmek için çekişmişler. Nihâyet kur’aya baş vurarak işi halletmeye karar verdiler. Kur’a, Ahî Sinân tarafına düşünce, bizi misâfir etmek üzere tekkelerine götürdüler. Çok izzet ve ikrâmda bulundular. Ertesi akşam da Ahî Tumân’ın adamları gelip, misâfirliğe götürdüler. Her iki tarafta da yemekten sonra Kur’ân-ı kerîm okundu, hoş sohbetler oldu. Tekkelerinde bir müddet kaldıktan sonra, büyük bir memnûniyetle ayrılıp seyâhatimize devâm ettik.”

Yine İbn-i Battûta misâfir kaldığı, bir Anadolu Ahî misafirhânesi hakkında şunları söyler:

Kastamonu’dan yola çıkıp, bu bölge köylerinden birinde kaldığım Ahî misâfirhânelerinin en güzelini sizlere anlatayım. Burayı, Emîr Fahreddîn adında büyük bir zât yaptırmış. Köyün gelirini de, misâfirhâne için vakfetmiş. Bakımı ve ağırlanacak olanların işleri için, kendi öz oğlunu görevlendirmiş. Misâfirhâne karşısında bir de sıcak sulu hamam yaptırmış ki; gelip geçenler bilâbedel (ücretsiz) olarak yıkanıp, paklansınlar. Köyde ayrıca bir de çarşı kurdurup, bu çarşının gelirini camiye vakfeylemiş.

Mekke ve Medîne gibi mübârek beldelerden ve Horasan, Şam, Mısır, Irakeyn gibi uzak diyârlardan gelen fakirler için; vakıftan kişi başına birer kat elbise ile, ilk gün için 100 dirhem, kaldığı diğer günler için de yetecek kadar et, ekmek, yağ ile pirinç pilav ve dahî tatlılar tahsîs edilmiş…

Anadolu ahâlisinden her ziyâretçi için, 100 dirhem akçe ile, 3 günlük ziyâfet tâyin edilmiş…”

Ahîlik, şehir ve kasabalarda sınâî, ticârî ve iktisâdî bütün faaliyetleri tanzim ediyor, dîni ve ahlâkî temel ve an’aneleri ile bir tarîkât, bir yol hâline gelmiş bulunuyordu. Bu sayede devletin hiç bir te’siri olmadan, şehir esnâfı ve ahâli kendi kendisini idâre ediyor; en küçük bir mesleki sû-i istimâle, yolsuzluğa ve an’aneye aykırı bir harekete fırsat verilmiyordu.

Osmanlı Devleti kuvvetlenip Anadolu’ya hâkim olduktan sonra, Ahîler, siyâsî faaliyetlerine son verip, bundan sonra hayırsever bir cemiyet ve esnaf loncaları şeklinde faaliyetlerini devâm ettirdiler.

Ahî teşkîlatına girebilmek için, ilimle ve san’atla meşgûl olmak lâzımdı. Ahîler, her Cum’a gecesi aralarında toplanırlar, Kur’ân-ı kerîm, hadîs ve fıkıh kitapları, menkıbeler okurlar ve ahlâk konularında sohbet ederlerdi. İlk Türkçe Fütüvvetnâme’yi yazan Burgâzî, Ahîliğin esaslarını şöyle bildirir: “Ahî ve şeyh, helâlinden kazanmalıdır.

Hepsi san’at sâhibi olmalıdır. Cömerd olup, yoksullara yardım etmelidir. Âlimleri sevmeli, gereken hürmeti göstermeli, namazlarını zamânında kılmalı, kazâya bırakmamalıdır. Alçak gönüllü olmalı, fakirleri sevmelidir. Nefsine hâkim olup, haramlardan kaçınmalıdır. Beylerin, zenginlerin kapısına gitmemelidir.

Bir Ahînin üç şeyi açık olmalıdır:

1- Eli açık, cömert olup, isrâf etmemelidir.

2- Misâfire kapısı açık olmalı, gelene ikrâmda kusur etmemelidir.

3- Sofrası açık olmalı, aç geleni tok döndürmelidir.

Ahînin üç şeyi de kapalı olmalıdır:

1- Gözü; harama ve başkasının aybını görmeye kapalı olmalıdır. Kimseye sû-i zan etmemeli, yabancı kadına, kıza ve başkasının, bakması haram olan yerlerine bakmamalıdır.

2- Dili bağlı olmalı kimseye kötü söylememeli, lüzumsuz yere konuşmamalıdır.

3- Beli bağlı olmalı, kimsenin nâmusuna, ırzına, haysiyet ve şerefine göz dikmemelidir.

Ahîlerin kendilerine mahsus kıyâfetleri vardır. Seyyah İbn-i Battûta, üstlerine hırka, başlarına sarık sarıp, beyaz yünden bir külah ve ayaklarına mest gibi ayakkabı giydiklerini bildirmektedir. Ayrıca bellerine bağladıkları Şedd-i bend denilen kuşağı kullanmak da Ahîliğin bir nişanıydı. Ahîliğe kabûl edilen namzede (adaya) şeyh tarafından kuşak kuşatılırdı. Kuşaklarında, bir de büyükçe bıçak taşırlardı.

Teşkîlâtta şu mertebeler bulunurdu:
1- Teşkîlâta yeni giren yiğitler.
2- Ahî bölükleri, 6 bölük olup, ilk üç bölüğe Eshâb-ı tarîk, diğer üçüne de Nakîb denirdi.
3- Halîfe,
4- Şeyh,
5- Şeyh-ul-meşâyıh.

Ahîler iş yerlerinde meşgûl oldukları san’atı en ince teferruatına kadar, mükemmel bir şekilde öğrenirlerdi, Bunun için bir Ahî, san’at sâhibi oluncaya kadar yamak, çırak, kalfa ve ustalık safhalarından geçerdi.

Herkes gündüz vaktinde üzerinde çalıştığı, ihtisas yaptığı san’at kolunun inceliklerini dikkatle öğrenirken, akşam vakitleri de, Ahîlere mahsus misafir evlerinde ve husûsî toplantı salonlarında sohbetler yapılır, böylece ahlâkî eğitim de bir taraftan halledilmiş olur, bu husus aslâ ihmâl edilmezdi.

Ahî, san’atının inceliklerine vâkıf olarak yetiştiği gibi, diğer taraftan da tam bir ahlâkî eğitimden geçmiş olurdu. Bu esnaf, hîle ve hıyânetten, kötü düşüncelerden uzak, tam bir birlik ve yardımlaşma hâlinde idi. İntizamlı ve disiplinli çalışarak, hem kendilerini yetiştirmiş, hem de, daha önceden oralarda bulunan yerli Bizans esnafı ve san’atkârları ile yarışacak, onları geçecek hâle gelmişlerdi.

Selçuklular ve bilhassa Osmanlılar, teknikde ilerlemeyi hiç bir zamân kâfî görmemişler, insanların bu şekilde, ahlâkî eğitimini birinci planda tutmuşlardır. Böyle yetişmek isteyen insanlara, devlet olarak her imkânı sağlamışlar, her tarafta kervansaraylar, medreseler, dar-üş-şifâlar, sebiller, imâretler v.s. yaptırmışlar ve bunların hepsini vakfetmişlerdir. Mes’elenin ehemmiyeti îcabi, devletin imkanları seferber edilmek sûretiyle bu hizmetlerin hemen hepsi karşılıksız ve bedelsiz olarak yapılmıştır.

Bu hizmetler sebebiyledir ki, san’at, teknik ve ticâret; hâliyle kendiliğinden ilerlemiş, dinî ilimlerde çok yüksek âlimler; fende, yeni buluşları, keşfleri olan kıymetli zâtlar yetişmiştir.

San’at sâhibi bir Ahînin yetişmesi: Ahî, san’atını ustasından öğrenir. “Okumakla yazmakla olmaz, ta üstaddan görmeyince olmaz” kâidedir. Meslekte imalat sır, san’at hikmet telakkî edilirdi.

Bu sebeple, bir san’atın öğrenilmesi için üstâdın emrinde yıllarca çalışmak lâzım idi. Ahînin yetişmesi için şu safhalardan geçmesi gerekiyordu. Yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık, yiğitbaşılık, Ahî babalık ve kethudâlık.

Ahî birliklerinin idâre hey’eti: İdâre hey’eti, her san’at kolunda, kendi âzâları arasından seçilmiş beş kişiden meydâna geliyordu. Kendilerine kâdı tarafından seçimden sonra resmî vesîka, icâzet verilip, icraatları ve netîceleri büyük meclise bildirilirdi.

Birlik idâre hey’eti her ay üç gün toplanırdı. Toplantıda esnafla alâkalı çeşitli mes’eleler görüşülüp, halledilerek, lüzûmunda büyük meclise bildirilirdi. İdâre hey’eti, birliğin hazînesi mâhiyetinde olan orta sandığını idâre ederdi.

Ahîde aranan vasıflar: Ahî’de her şeyden önce edeb vasfı aranır. Ayrıca; Ahî’nin emeğini değerlendirecek bir işi, san’atı olmalıdır. Birkaç iş veya san’atla meşgul olup da hepsini yarım öğrenmekle değil, kâbiliyetine en uygun olan ile meşgul olmalıdır. Doğru ve dürüst olmalı, hırsa kapılarak emeğiyle hak ettiğinden fazlasını kazanma yoluna sapmamalıdır. Kazancının geçiminden arta kalanını bütünüyle fakirlere ve yardıma muhtaçlara faydalı olmada kullanmalıdır.

Ahî, işinin ve san’atının an’anevî pîrlerinden kendi ustasına kadar bütün büyüklere, samîmiyetle tâbi olmalı, san’atında ve hareketlerinde onları rehber edinmelidir. Her Ahî, bir üstada bağlanıp pîrlerini tanımak, hayatlarını iyi bilmek mecbûriyetindedir. Üstâdı ve pîri olmamak eksiklikdir, noksanlıkdır. Pîrler; peygamberler (aleyhimüsselam), Eshâb-ı kirâm ve diğer İslâm büyükleridir. Peygamberlerin (aleyhimüsselam) her biri hayâtındaki meşgûliyetine göre bir san’atın pîri kabûl edilir.

Ahîlik mensuplarının uyması lâzım gelen kâideler esaslara bağlanmış olup, şunlar idi: Şalvar, mîde, dil, kulak ve göz, el ve ayak, hırs ile alâkalı zâhirî emirler ile cömertlik, tevâzu, kerem, merhamet ve affetme, hodbin (bencil, kendini beğenmiş, mağrûr) olmamak ile alâkalı bâtınî emirleri ihtivâ ediyordu. Bunlardan şalvar ile alâkalı emir; beline sâhib olmak olup, gayri meşru münâsebetten sakınmayı, ehl-i nâmus olmayı ifâde eder. Mîde ile alâkalı emir; haram yiyecek ve içeceklerden fâiz, kumar, gasb, sirkat (hırsızlık), hîle, hıyânet, yalancı şâhidlik, yalan yere yemîn ederek aldatmadan kaçmaktır. Dil ile alâkalı emir; gıybetden yâni belli bir mü’minin veyâ zımmî kâfirin aybını, onun arkasından söylemekten, nemîme (söz taşımak), fitne çıkarmak, iftirâ ve hased etmekten, ara açmaktan sakınmaktır. Kulak ile; işitilmemesi gerekenleri duymaktan ve haram sözlerden sakınmak, gözü ile; görülmemesi ve bakılmaması gerekenlerden sakınmak, el ile; harama el sürmemek, ayağı ile harama gitmemek ve hırs ile alâkalı emir de; dünyâ malına gönül bağlamamak, dünyâ sevgisini kalbine yerleştirmemektir.

Kalbine; Allah sevgisini, Resûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellemin aşkını yerleştirip, İslâm ahlâkının güzel hasletlerini doldurmalıdır. Cömertlik, parayı, malı; hayırlı, iyi yerlere dağıtmaktan lezzet almak, tevâzû; dünyâ rütbelerinde kendinden aşağı olanlara büyüklük göstermemektir. Çünkü Ahî bilir ki, eline gelenler Allahü teâlânın lütfu ve ihsânıdır. Kendi elinde bir şey yokdur. Kerem; herkese faydalı işleri, her türlü yardımı yapmasını sevmektir.

Merhamet ve affetmek; canlılara çok acımak, düşmandan veya suçludan intikam almaya, karşılığını yapmaya gücü yeter iken vazgeçip yapmamaktır. Hodbin olmamak; kendi menfaatinden çok, kardeşlerini düşünmektir.

Ahîlik merâsimleri: Ahîlerin kendilerine has merâsimleri vardır. Bunlardan bâzıları şöyledir:

1- An’anevî Ahî Evren merâsimleri: Senelik olup, Kırşehir’de yapılır.

2- Yol atası ve yol kardeşliği merâsimi: Ahîliğe girmek talebinde bulunan gençlerin birliğe kabûl edilmesi mâhiyetindeki bir merâsim olup, bu merâsim zamânla çırak kabûl etme hâlini aldı.

3- Yol sâhibi olma merâsimi: Çıraklık müddetini tamamlamış olanların kalfalığa yükseltilmesi merâsimidir.

Ahîlik mensuplarının, takdir edilmenin yanında cezâlandırıldıkları da olurdu. Meselâ şu suçları işleyen, Ahîlikten çıkarılırdı: Şarap ve alkollü içki içen, zinâ, livâta yapan, gammazlık eden (dedikodu, iftirâ, münâfıklık edip, başkalarının ayıblarını meydâna çıkarmaya uğraşan), gururlanıp kibirlenen, sert ve merhametsiz olan, ihânet eden, kin tutan, affetmeyen, sözünde durmayan, yalan söyleyen, emânete hıyânet eden, hâin olan, kadınlara ve kızlara şehvetle bakan, din kardeşinin ayıbını örtmeyip, açığa çıkaran, cimrilik eden, sözünde durmayan, koğuculuk ve gıybet eden, hırsızlık ve diğer gayr-i ahlâkî fiilleri işleyen…

Ahîlik teşkîlâtı ve Ahî birlikleri, Selçuklular ve Osmanlılar devrinde çok büyük hizmetler verip, önemli vazifeleri îfâ etti. Milletin gönlünde taht kurdu. Osmanlıların son zamânlarında, Tanzimât, Meşrûtiyet ve daha sonraki devrelerde faaliyet sahası daraltıldı. Bundan sonra, İslâm’ın güzel ahlâkından ayrılıp, hakkın yerine batıl ve dalâlete, hidâyet yerine bid’at ve şehvete, mârifet yerine kavga ve çekişmeye, alçak gönüllülük yerine benlik ve nefse, fütüvvet yerine kemlik ve kötülüğe, itâat ve ibâdet yerine fesâda düştüler. Onların isimleri altına saklanarak türlü kötülükler işlenmesine ve çıkarılmasına rağmen, Ahîler, Anadolu’nun bağrında ve Türk Milleti’nin gönlünde taht kurduklarından, asîl hizmetleri unutulmamıştır. Zâviyelerin gördüğü hizmeti; köy odaları, yârân odası, imece usûlü, kuşak merâsimi, muaşeret kâidelerinin öğretildiği terbiye ocağı, esnaf ve san’atkârın vakurâne hâli, hâlâ Ahîlerin usûl, erkan ve âdâbının bâzılarını devâm ettirmektedirler.

Ahîler, zâviyelerin bakımına, edeb ve muâşeret kâidesine çok ehemmiyet verirlerdi. Ahî zâviyesi, müstakil, geniş avlu içinde, beyaz duvarlı ve aydınlık binâ idi. İçerisi halı ve kilimlerle döşeli, temiz, çeşmeli ve kapısında nöbetçi var idi. Ahîler, ikindiden sonra zâviyeye gelip, toplanırdı. Kazançlarını, Ahî babaya teslim ederlerdi. Bu parayla yemek ve meyve alınır, misâfirlerle berâber yemek yenir ihtiyaçlar te’min edilirdi. Yemekten sonra Kur’ân-ı kerîm okunur, sohbet edilirdi. Ahîlerin muâşeret âdâbı kâidelere bağlanıp, yediyüzkırk maddeden müteşekkildi. Zâviyeler de hususiyetle Cumartesi akşamları, bu kâidelerin öğretilmesine ayrılırdı. Ahîliğe yeni katılan gençlere; Ahîlerin tavır ve hareketlerini belirleyen kâideler öğretilirdi. Meselâ, yemek yemekle alâkalı olan kâidelerden bâzıları şöyle idi: Temiz giyinmek, sofrada büyüklerden önce yemeye başlamamak, yemekten önce ve sonra el yıkamak, kendi önünden yemek, lokmaları küçük almak, yemek odasına ayakkabı ile girmemek, ağız, diş ve burun temizliğini başkalarının yanında yapmamak, kaşınmamak, lokmaları çiğnerken dudakları yummak, ağzını şapırdatmamak, hakkından fazlasını yememek, yediğinin helâl olduğunu bilerek yemek… Ayrıca su içmek, konuşmak, çarşıda yürümek, bir yerden bir yere gitmek, bey’ ve şirâ yâni alış-veriş, oturmak, hamama gitmek, başını taramak, yatakta yatmak gibi mevzûların edebî kâideleri maddeler halinde bildirilmiş idi. Her hareket, muâmele, işin başı, devâmı, sonu edebe bağlı idi. Zâviyede ve diğer yerlerde kıyâfetlerine çok dikkat ederlerdi.

1) Rıhle-i İbn-i Battûta; sh. 285

2) Zeyl-i Şakâyık-i Nu’mâniyye (Mecdî tercümesi); sh. 33

3) Âşıkpaşazâde târihi

4) Evliyâ Çelebi seyâhatnâmesi

5) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 115

6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-8, sh. 69

7) El-Fusûl-ul-müntehibe min âsâr-il-fütüvvet-it-Türkiyye vel-İslâmiyye (İstanbul 1922)

- Advertisement -

İlginizi Çekebilir

Öz Vezirköprü Bursa Firması İletişim Telefon Numarası

Firmanın Adı ÖZ VEZİRKÖPRÜ TURİZMTelefon 0362 647 21 93 Çağrı MerkeziE-Posta info@ozvezirkopruturizm.comOtogar Tel: 0224 261 55 54İnternet sitesi : ozvezirkopruturizm.comAdres : BulunamadıÖz Vezirköprü Turizm Bursa Telefon Numaraları: Öz Vezirköprü Turizm Bursa...

Cahit Sıtkı Tarancı Bahar Sarhoşluğu Şiiri

En önemli şairlerden birisi olan Cahit Sıtkı Tarancı bir çok eser ve kitapları yazarak gönülleri okşamıştır. Cumhuriyet döneminin en başarılı şairlerinden biri olan Cahit Sıtkı...
- Advertisement -

Rüyada Baston Görmek Neye İşarettir

İmamı Nablusi Rüya Tabirleri : Rüyada baston görmek bastonun şekli ve cinsi ile tabir olunur. Demir baston, hastalığa; kırık baston, tehlike ve düşmanlı­ğa; bastonla...

Kur’anı Kerim’de Bencil ile ilgili Ayetler

Konularına göre alfabetik Kur'an sistematik fihristi kelime sözleri. Kurani Kerimde bencil hakkında neler söylüyor? Bencil'i anlatan ayetler nelerdir? Kuranda geçen bencil ile ilgili arapça...

Kadr Suresi Okunuşu Ve Anlamı (Saad Al Ghamidi)

Kadr Suresi Mekke döneminde inmiştir. 5 âyettir. Sûre, Kadir gecesini anlattığı için bu adı almıştır. Kadr, azamet ve şeref demektir.Your browser does not support the...

Rüyada Yaprak Görmek Neye İşarettir

İmamı Nablusi Rüya Tabirleri : YAPRAK: Rüyada yaş ve yeşil yapraklar görmek, ağaç üzerinde ise iyi ve müjdeli habere, sağlık ve mutluluğa; yerde ve dalından...
- Advertisement -

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here