Hz Amr Bin As Kimdir Hayatı

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Eshâb-ı kiramın büyüklerinden. Arabistan’da yetişen dört dâhiden biri ve büyük kumandan. İsmi, Amr bin As bin Vâil bin Hâşim bin Saîd bin Sehm bin Artır bin Hesîs bin Kâ’b bin Lüeyy bin Gâlib Kureşî Sehmî’dir. Künyesi, Ebû Abdullah ve Ebû Muhammed’dir. Annesi, Benî Aneze’den Nâbiga binti Harmele’dir. Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin dünyâyı teşrîfinden bir kaç sene sonra Mekke’de doğdu. 664 (H. 43) yılında Mısır’da vefat etti.

Hazret-i Amr bin Âs’ın mensûb olduğu Benî Sehm kabîlesi, İslâmiyet’ten önceki câhiliyye devrinde, Kureyş’in ileri gelen ailelerinden idi. Müslüman olmadan önce, babası As bin Vâil sağ iken, ismi ikinci derecede reisler arasında geçen ve pek duyulmayan bir kimse idi. Amr bin As, müslümanlar ikinci defa Habeşistan’a hicret ettikleri zaman, Kureyş kâfirleri tarafından müslüman muhacirlerin teslim edilmesi teklifi için hediyelerle birlikte Habeş hükümdarı Necâşî’ye elçi gönderilmişti.

Önceleri kabîlesine uyarak, İslâm aleyhinde çalışan Amr bin As, yaptıklarını ve müslüman olmasını şöyle anlatır: “Hendek savaşından döndükten sonra, bâzı, ileri gelen kişileri topladım. Onlara; “Muhammed (aleyhisselâm) gün geçtikçe kuvvetleniyor. Kısa zamanda Mekke’yi ele geçirir. Bu yüzden sizlere Habeş hükümdarı Necâşî’ye sığınmayı teklif ediyorum.

Biz, Necâşî’nin yanında bulunduğumuz sırada, Muhammed (aleyhisselâm) kavmimize gâlib gelirse, bizim, Necâşî’nin yanında olmamız, O’nun eli altında bulunmamızdan daha iyidir. Şayet kavmimiz savaşı kazanırsa, geri döneriz. Onlardan bize ancak hayır ve iyilik gelir” dedim. Bu teklifimi beğendiler ve Necâşî’ye gidecek hediyeleri hazırlamaya başladık. Necâşî’ye sunulacak hediyelerin en makbulü, memleketimizde yapılan meşîn idi. Bir süre sonra yola çıktık. Necâşî’nin huzuruna vardığımızda, bizden önce Necâşî’nin yanına, Resûl-i ekremin elçisi Amr bin Ümeyye girdi. Resûl-i ekremin, Ca’fer ve arkadaşlarının işi ve Ümmü Habîbe binti Ebî Süfyân’ı kendisine nikahlaması için gönderdiği bir mektubunu sundu.

Amr bin Ümeyye dışarı çıktıktan sonra arkadaşlarıma; “Bu, Amr bin Ümeyye’dir. Neçâşî’den onu isteyeceğim. Eğer teslim ederse, öldüreceğim. Bunu yaparsam Kureyşliler sevinir” diyerek Necâşî’nin yanına girdim. Her zaman yaptığım gibi, önünde yere kapandım. Necâşî bana; “Merhaba! Hoş geldin ey dostum! Bana memleketino’en bir şeyler hediye edecek misin?” dedi. “Ey Hükümdar! Sana çok mikdarda deri getirdim” diyerek önüne koydum.

Deriler, Necâşî’nin çok hoşuna gitti. Bu durumdan faydalanarak; “Ey Hükümdar! Huzurundan çıkan birini gördüm. Onu teslim et, öldüreyim. O, bize düşman birisinin elçisidir ve eşrafımızdan bâzı kişileri öldürmüştür” dedim. Necâşî, benim bu sözlerime çok kızdı. Eliyle burnuma öyle vurdu ki, burnum kırıldı sandım ve fışkıran kan üzerimi berbâd etti. Zillet ve mahcubiyet içinde kaldım. O an yer yarılsaydı, utancımdan yerin dibine girerdim.

Daha sonra kendimi toparlayarak; “Ey Hükümdar! Kızacağınızı bilseydim, böyle söylemezdim” dedim. O zaman; “Ey Amr! Sen, Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâma gelmiş olan Cebrail’in kendisine gelip durduğu bir zâtın elçisini, öldürmek üzere sana vermemi istiyorsun. Eğer onu öldürmüş olsaydın, vallahi sizden kimseyi sağ bırakmazdım. Hiç Resûl-i ekremin elçisi öldürülür mü?” dedi. O anda, Allahü teâlâ kalbimi İslâmiyet’e açtı.

Kendi kendime; “Arablar ve Arab olmayanlar bu gerçeği kabul ettiği hâlde, sen hâlâ muhalefet etmekte ve karşı koymaktasın” dedim. Necâşî’ye; “Ey Hükümdar! O gerçekten bir peygamber midir? O’nun peygamber olduğuna şehâdet ediyor musun?” diye sorunca, o; “Ey Amr! Sana yazıklar olsun. Ben O’nun Allahü teâfâ tarafından gönderilmiş bir Resûl olduğuna şehâdet ediyorum. Sen sözümü dinle, hemen O’na tâbi ol! Zîrâ O, vallahi hak üzeredir ve Mûsâ aleyhisselâmm, Fir’avn’a ve ordusuna galip geldiği gibi, kendisine karşı koyan herkese galip gelecektir” dedi. Bunun üzerine; “Öyleyse, benim O’na bî’atimi kabul eder misin?” diye sordum. O; “Evet” deyince, elimi eline uzattım ve Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldum. Nepâşî, leğen ve su getirterek burnumu yıkattı.

Elbiselerimi değiştirtti. Hükümdarın huzurundan müslüman olmanın verdiği bir haz ile kendimi kuş gibi hafif hissederek ayrıldım. Arkadaşlarımın yanına döndüm ve müslüman olduğumu sakladım. Onlar; “Dostun Necâşî’den istediğini alabildin mi?” diye sorduklarında; “Kendisiyle ilk görüşmemde bunu dile getirmeyi uygun bulmadım. Daha sonra gittiğimde söyleyeceğim” dedim. Sonra Amr bin Ümeyye’nin yanına gittim ve onunla kucaklaştım. Bir işimi bahane ederek, geldiğim kişilerden ayrıldım. Limana giderek Şuaybe’ye giden kereste yüklü bir gemiye bindim.

Şuaybe’ye gelince, gemiden inip, bir deve satın alarak, Medine’ye gitmek için yola koyuldum. Merruzzahrân’ı geçtikten bir süre sonra yolda, Hâlid bin Velîd ile karşılaştım ve; “Ey Ebû Süleyman! Nereye gidiyorsun?” diye sordum. Hâlid bin Velîd; “Ey Amr! Tutulacak yol belli oldu. İş aydınlandı. Bu zât muhakkak Allah’ın Resûlüdür. Ben hemen gidip müslüman olacağım. Aklı başında olan kimselerden müslüman olmayan kalmadı” dedi.

Bunun üzerine; “Ben de O’nun yanına gidiyorum” dedim. Osman bin Talhâ çadırda kalıyordu. Hep birlikte orada konakladık. Sabah olunca Medine’ye gitmek üzere yola çıktık. Ebû İnebe kuyusunda bulunan bir zât; “Yâ Rebâh! Yâ Rebâh!” diye bağırdı. O zâtın bu sözlerini hayra yorarak yolumuza devam ettik. O zât bize tekrar bakarak; “Mekke artık bu ikisinden sonra hâkimiyetini kaybetti” dedi. O zâtın bu sözüyle, beni ve Hâlid bin Velîd’i kasdettiğini anladım. O zât, daha sonra hemen koşarak mescide girdi ve bizim geldiğimizi Resûl-i ekreme müjdeledi. Harre mevkiinde develerimizi cöktürdük. Üzerimize temiz elbiseler giydik. O arada ikindi ezanı okundu.

Resûlullah’ın yanına gittik. Yüzü ayın on dördü gibi parlıyordu. Mü’minler etrafını sarmışlardı, önce Hâlid bin Velîd bî’at ederek müslüman oldu.

Sonra Osman bin Talhâ bî’at ederek müslüman oldu. O sırada kendimi birden Resûl-i ekremin önüne oturmuş buldum. Utancımdan dolayı yüzüne bakamıyordum. “Yâ Resûlallah! Sağ elinizi açınız da, size bî’at edeyim” dedim. Server-i âlem elini açınca, ben elimi çektim. “Yâ Amr! Sana ne oldu?” buyurduklarında; “Bî’at için şart koşmak istiyorum” dedim. Şartımı sordular. “Yâ Resûlallah! Ben geçmişte olan günahlarım bağışlanmak şartıyla size bî’at edeceğim” dedim. Gelecek günahlarım için mağfiret taleb etmek aklıma gelmedi.

Bunun üzerine Fahr-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem; “Ey Amr! Bî’at et! Hiç şüphesiz ki, müslüman olmakla, İslâmiyet’ten önce yapılanların hesabı sorulmaz.” buyurdu. İnsanlardan hiç biri bana, Resûl-i ekremden daha sevgili ve O’ndan daha yüce olmamıştır. Vallahi, müslüman olduktan sonra önemli işlerde Server-i âlem beni ve Hâlid bin Velîd’i diğer Eshâbından ayırmadı.” Amr bin As, Mekke’nin fethinden önce îmâna gelenlerin şerefine ve yüksek derecesine kavuştu.

Amr bin As, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra, eski hatâlarına çok pişman oldu. İslâm’a hizmet etmeyi, müşriklere karşı savaşmayı şiddetle arzu etti. Böylece İslâm dîninin yiğit bir mücâhidi oldu.

Birisi, Amr bin Âs’a; “Siz akıllı adamdınız. Niçin İslâm’a girmekte geciktiniz?” deyince, cevap olarak; “Biz, yaş ve b’ilgi bakımından, bizim önümüzdeki insanlarla beraberdik. Onların yalancılıkları, akılsızlık derecesinde idi. Resûlullah efendimiz peygamber olarak gönderilince, O’nu kabul etmediler. Bu hepimize tatlı geldi. Onlar gidip, sıra bize gelince, düşündük, inceledik, hakkın çok açık olduğunu gördük.

Böylece İslâm kalbime yerleşti. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin, iyilik yapana öldükten sonra iyilik, kötülük yapana kötülük yapılacağı sözünü içimde doğru buldum. Bozuk ve bâtıl olan bir şeye devamda, hiç bir fayda görmedim” buyurdu.

Bir gün Amr bin As, Peygamber efendimize; “Yâ Resûlallah! Nice müddettir, şeriat sarayını yıkmaya kasdettim. Şimdi muradım odur ki, “İslâm’a geldiğim belli ola” deyince, Habîb-i Kibriya; “Yakında seni bir hizmete gönderirim” buyurdu. Bir süre sonra Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, Amr bin Âs’a; “Elbiseni giy, silâhını kusan ve yanıma gel!” buyurunca, derhal bu emri yerine getirerek huzura vardı. Resûlullah efendimiz; “Ey Amr! Seni ordunun başıda gazaya göndereceğim. Allahü teâlâ sana selâmet ve ganimet versin ve çok sâlih mal ile dön!” buyurdu. Amr bin As; “Yâ Resûlallah! Ben mal kazanmak için müslüman olmadım. İslâm’a olan sevgimden dolayı müslüman oldum” deyince, Resûl-i ekrem; “Ey Amr! Salih mal, sâlih kimsede ne güzeldir” buyurdu.

Server-i âlem, Amr bin As için beyaz bir sancak bağladı ve ayrıca siyah bir bayrak verdi. Babasının dayıları olan Belî bin Ömer bin Lihaf kabilesini İslâm’a davet etmesini, müslümanlığı kabul etmedikleri takdirde savaşmasını emir buyurdu. Amr bin Âs’ı; Amir bin Rebîa, Süheyb bin Sinan, Sa’îd bin Zeyd, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Üseyd bin Hudayr, Abbâd bin Bişr, Sa’d bin Ubâde ve Seleme bin Seleme gibi Muhacir ve Ensârın ileri gelenlerinden üç yüz Eshâbın başına geçirdi. Seriyyede otuz at vardı.

Gündüzleri gizlenerek, geceleri ise hedefe doğru ilerleyerek, Zât-üs-Selâsil’e yaklaştılar. O zaman, kâfirlerin başka kabilelerle birleştiğini haber alan Amr bin As, durumu Resûlullah efendimize bildirdi. Fahr-i âlem efendimiz, Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ın emri altında, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer’in de bulunduğu bir birliği Amr bin Âs’a yardım için gönderdi. Ebû Ubeyde bin Cerrah, Amr bin Âs’ın yanına varınca, ona tâbi oldu. Mücâhidlerin gittiği bölge çok soğuktu. Isınmak için ateş yakmak istediler.

Amr bin As karşı çıkarak; “Kim ateş yakarsa, onu yaktığı ateşin içine atacağım” dedi. Onun bu sözleri Eshâbın çok ağrına gitti. Hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekr’e; “Amr, mücâhidlerin ateş yakmasına izin vermiyor. Onun yaptığı bu durumu görmüyor musunuz?” deyince, hazret-i Ebû Bekr, hemen Amr bin Âs’ın yanına gitti ve onunla konuştu.

Amr bin As ona; “Sen bana itaat etmek ve benim sözlerimi dinlemekle emrolunmadın mı?” deyince; “Evet” dedi. Bunun üzerine Amr bin As; “Öyleyse, emredileni yap” dedi. Hazret-i Ömer, onun bu sözlerini işitince çok üzüldü ve yanına gitmek istedi. Hazret-i Ebû Bekr ona engel olarak; “Onu kendi hâline bırak. Resûl-i ekrem onu, savaştaki üstün bilgisi yüzünden bize kumandan tâyin etti” dedi.

Bu sözler üzerine Ömer (radıyallahü anh) sükût etti. Amr bin As, gece ve gündüz ilerleyip, Belî kabilesine baskın ve akınlar yaptı. Önceleri güçlü bir ordu ile karşılaşmadı. Belî topraklarında bir müddet ilerledikten sonra, düşman ordusuyla karşılaşan Amr bin Âs’ın seriyyesi, savaşa başladı. Savaş sırasında, Âmir bin Rebîa kolundan okla vuruldu.

Tekbir sesleriyle toplu hücûma geçen mücâhidler karşısında kâfirler pek az dayandılar ve kaçmaya başladılar. Mücâhidler onları tâkib etmek istedi ise de, Amr bin As izin vermedi ve gazada çok. sayıda esir ve ganimet ele geçirildi. Medine’ye döndüklerinde, mücâhidlereateş yaktırmama konusu Resûl-i ekreme intikâl etti. Bunun üzerine Amr bin As; “Ey Allah’ın Resûlü! Müslümanların sayısı az idi. Düşmanın, yanan ateşe bakarak, onları az görmesinden korktum. Kâfirleri tâkib etmekten onları men ettim. Zîrâ pusu kurulmasından, pusuya düşürülmekten çekindim” dedi. Amr bin Âs’ın bu davranışı Resûl-i ekremin hoşuna gitti.

Zât-üs-selâsil gazasından sonra Amr bin As, Resûlullah efendimize; “Yâ Resûlallah! En çok kimi seversin?” diye sordu. Resûl-i ekrem; “Âişe’yi” buyurdu. Erkeklerden kimi sevdiğini sorunca; “Âişe’nin babasını” buyurdu. Amr, ondan sonra kimi deyince, Resûl-i ekrem; “Ömer’i” buyurdu. Amr sordukça, Resûl aleyhisselâm birebir Eshâbın isimlerini zikretti. Böylece Amr bin As, beylik ve emirliğin, fazilete sebeb olmadığını ve ziyâde muhabbete delil olamayacağını anladı.

Amr bin As, Mekke’nin fethine iştirak etti. Bunun arkasından Huneyn gazasında bulundu. Sonra Resûlullah ile birlikte Medine’ye döndü. Mekke fethinden bir müddet sonra, Fuva ve Benî Huzeyl kabileleri putperestlikte ısrar ettikleri için, üzerlerine Amr bin As komutasında küçük bir ordu gönderilerek müslüman olmaları sağlandı.

Mekke’nin fethinden, sonra Resûl-i ekrem bâzı hükümdarlara, İslâm’a davet eden mektuplar gönderdi. Umman’a, Amr bin Âs’ı ve beraberinde Kur’ân-ı kerîmi çok güzel okuyan hafızlardan Ebû Zeyd-ül-Ensârî’yi gönderdi. Amr bin As ile Ebû Zeyd, Umman sultânı Geyfer ile kardeşi Abdi’yi, deniz kıyısındaki Suhar’da buldular.

Amr bin As, Ceyfer ve kardeşi Abdi ile buluşmasını şöyle anlatır: “Umman’a vardığım zaman, önce Abdi ile görüşmek istedim, Zîrâ o, ağabeyinden daha candan idi: Ona; “Ben, Allahü teâlânın kulu ve Resûlü olan Muhammed aleyhisselâmın sana ve kardeşine gönderdiği elçiyim” deyince, “Ağabeyim yaş ve saltanat bakımından benden önde gelir. Ben seni onagötüreyim. Getirdiğin mektubu o okusun” dedi. Sonra; “Muhammed aleyhisselâmın elçisi olarak nelere davet ediyorsun?” diye sordu. “Ben seni, eşi ve benzeri olmayan Allahü teâlâya îmâna ve O’na ibâdet etmeye, Muhammed aleyhisselâmın da O’nun kulu ve Resûlü olduğuna inanmaya davet ediyorum” dedim.

Abdi; “Ey Amr! Sen kavminin büyüğü olan bir zâtın oğlusun. Baban bu hususta nasıl davrandı. Şüphesiz, o bize bu yolda bir misâl olabilir?” dedi. Ben de; “Ben, onun da müslüman olmasını ve Muhammed aleyhisselâma tâbi olmasını çok arzu ederdim. Ben de önceleri O’na karşı idim. Nihâyet, Allahü teâlâ benim kalbime îmân nurunu yerleştirdi” deyince, Abdi; “Ne zaman ve nerede müslüman oldun?” diye sordu. “Kısa bir zaman önce Necâşî’nin huzurunda müsfüman oldum” diyerek Necâşî’nin de müslüman olduğunu bildirdim. Abdi; “Peygamberiniz neleri emrediyor, nelerden sakındırıyor? Onları bana bildir” dedi, “Allahü teâlânın emirlerine uymayı emrediyor. O’na karşı gelmekten ve âsî olmaktan sakındırıyor. İyiliği, akraba haklarını gözetmeyi emrediyor. Zulmü, haksızlığı, zinayı, taşlara, putlara tapmayı yasaklıyor” dedim. Bu sözlerim üzerine Abdi; “O’nun davet ettiği şeyler ne kadar güzel! Ağabeyim beni dinlese de, bana uysa da, gidip Muhammed aleyhisselâma îmân etsek ne kadar iyi olurdu.

Fakat o, saltanata düşkündür” dedi. “Eğer o müslüman olursa, Resûl-i ekrem yine onu kavmine sultan yapar. Zenginlerinden zekât alır, fakirlerine ve yoksullarına verir” dedim. Abdi; “Hiç şüphesiz, bu da güzel ahlâktır!” dedi. Ceyfer’in huzuruna girmek için günlerce bekledim. Abdi, benden öğrendiklerini ağabeyine iletiyordu.

Bir süre sonra Ceyfer beni yanına çağırdı. Huzuruna girince, Resûl-i ekremin mührünü taşıyan mektubu verdim. Mektubu okuyan Ceyfer, daha sonra okuması için kardeşine verdi. Abdi de mektubu okudu. Ceyfer, Kureyşlilerin bu durum karşısında ne yaptığını ve O’nun yanında bulunanların kimler olduğunu sordu. Ben de; “Bir kısmı islâmiyet’i benimseyerek, bir kısmı da cizye vererek kılıç zoru ile O’na tâbi oldular. Allahü teâlânın hidâyeti ile akılları başlarına gelip, dalâlet içinde bulunduklarını anlamış, İslâmiyet’e gönül vermiş ve Resûlullah’ı başka şeylere tercih etmemiş olanlar, O’nun yanında bulunurlar. Eğer sen bugün, islâmiyet’i kabul etmez, Resûl-i ekreme uymazsan, mücâhid ordularının ayakları altında çiğnenirsin. Halkın darmadağın olur. İslâmiyet’i kabul ederek selâmete er! Yine kavminin hükümdarı olursun, islâm orduları senin topraklarına gelmez” dedim.

Ceyfer; “Sen bugün, beni kendi hâlime bırak, yarına yanıma yine gel” dedi. Bir süre sonra Ceyfer’in huzuruna kardeşi vasıtasıyla tekrar kabul edildim. Ceyfer bana; “Davetin üzerine düşündüm. Şayet saltanatımı başka birisine bırakırsam, Arabların en zayıfı ve düşkünü olurum” dedi. Ben de; “O zaman yarın ben memleketime dönüyorum” dedim. Gideceğimi anla yan Abdi, ağabeyi ile konuştu. “Biz bu konuda O’na üstün gelemeyiz. Kendilerine elçi gönderdiği hükümdarların bir çoğu O’nun dâvetine icabet etti” dedi. Ertesi gün, Ceyfer beni tekrar huzuruna davet etti. Huzura girince; “Ey Ceyfer! Sen bizden uzak bulunuyorsan da, Allahü teâlâdan uzak değilsin.

Seni yaratan Allahü teâlâ, yalnız kendisine ibâdet etmene, ibâdet ederken O’na ortak koşmamana lâyıktır. Şunu bil ki, sen ölü bir hâlde iken, O seni diri kıldı. Seni tekrar eski hâline döndürecek ve kıyamet günü tekrar diriltecektir. Muhammed aleyhisselâm, dünyâ ve âhıret saadetine kavuşturacak bir din getirdi. Âhırette ecir ve mükâfat isteyen, O’nun yoluna sarılır. Nefsinin arzu ve isteklerine uyan ise bu yoldan ayrılır, iyi düşün ki, O’nun getirdikleri hiç insanların söylediklerine benziyor mu?

Eğer benzese idi, açıkça görülürdü. Sen bu hususta serbestsin” dedim. Ceyfer; “Vallahi, ben Muhammed aleyhisselâmın hayır ve iyilik adıyla emredeceği şeyleri yapacak, yerine getirecek olanların ilki olacağım. O’nun yasaklayacağı şeyleri bırakacak olanların başında yine ben geleceğim. Verilen söz yerine getirilecek. Ben şehâdet ede rim ki; Allahü teâlâ birdir ve Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Resûlüdür” diyerek müslüman oldu. Yanında bulunan kardeşi Abdi de derhal müslüman oldu. Sonra orada bulunan bütün Arabları İslâmiyet’e davet ettiler. Onlar da bu daveti seve seve kabul ettiler.”

Umman halkı müslüman olunca, Resûlullah efendimiz Amr bin Âs’ı (radıyallahü anh) Umman’a vali tâyin etti. Resûl-i ekremin vefatına kadar vazifede kaldı. Hazret-i Ebû Bekr’in hilâfeti sırasında, önce Umman’daki mürtedleri (İslâm’dan dönenleri) yola getirdi. Hazret-i Ebû Bekr, onu Medîne’ye çağırıp Benî Kadaa mürtedlerinin yola getirilmesi vazifesini verince, bunu da hakkıyla yaptı.

Mürtedlerin yola getirilmesinden sonra hazret-i Ebû Bekr, Amr bin Âs’ı (radıyallahü anh) yanına çağırdı ve sancağı teslim etti. Ona; “Seni; Mekke, Tâif, Havâzin ve Benî Kilâb’dan topladığım orduya kumandan tâyin ettim. Filistin bölgesine gideceksin. O bölgenin yakınlarındaki ordunun kumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrah (radıyallahü anh) ile mektuplaş ve ona yardımcı ol. Onunla istişare etmeden bir işe karar verme ve hemen yola çık. Allahü teâlâ senin ve mücâhidlerin cihâdını mübarek eylesin” buyurdu Amr bin As (radıyallahü anh), hazırlıklarını derhâl tamamlayıp ordunun başına geçerek hareket emrini verdi. Ordu yola çıkınca, hazret-i Ebû Bekr’in de bulunduğu bir grup müslüman, orduyu uğurladı.

Amr bin As komutasındaki on bin kişilik ordu, vedâlaşıp yola çıktı. İslâm ordusu kısa bir zamanda Filistin’e vardı. Ordusundaki ileri 4 gelenlerle istişare ederken, Şam bölgesinden oraları iyi bilen Adiy bin Âmir gelerek, Amr bin As’ın yanına oturdu. Amr bin As ona; “Şam taraflarında ne oluyor?” diye sorunca, Adiy; “Hıristiyanlar ordularıyla karınca gibi kaynaşarak geliyorlar” cevâbını verdi. Amr bin As; “Yazık, bu haberinle müslümânları endişelendiriyorsun. Fakat biz onlara karşı Rabbimizin yardımına sığınıyoruz. Peki onların ne kadar olduğunu söyleyebilir misin?” dedi. Adiy de; “Muhterem komutan! O civardaki yüksek bir dağın tepesine çıktım. Sayısız haç, mızrak ve bayrak gördüm. Sanırım yüz binden fazladırlar. Bütün bildiğim bundan ibarettir” dedi. Bunun üzerine Amr bin As; “La havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” dedi ve orada toplanan ileri gelen müslümanlara dönerek, şöyle hitâb etti: “Ey mücâhidler! Ben ve siz, yâni hepimiz aynı tehlike ile karşı karşıyayız. Düşmanlarımıza karşı Allahü teâlâdan yardım dileyiniz. Dîniniz uğruna harbediniz. Ölen şehîd, kalan mes’ûd olacak. Şimdi sizler ne diyorsunuz?” Orada bulunan mücâhidler, çeşitli tekliflerde bulundular. Nihayet müslümanlar, kalabalık oluşlarına bakmadan düşmanla bütün güçleriyle harb edeceklerine dâir karâra vardılar.

Amr bin As, öncü birlik olarak bin kişi ayırıp, başlarına Abdullah bin Ömer el-Hattâb’ı geçirdi. Ona sancak verdi. Bin kişilik öncü birliğin arasında, Tâif ve Sakif kabîlelerinden bir çok kahraman vardı. Birlik, Amr bin Âs’ın emri üzerine hareket etti. Sabaha kadar yol alındı; nihayet Rubis’in öncü kuvvetleri olan bir Rum askerinin geldiği görüldü.

Abdullah bin Ömer, bu durum karşısında mücâhidlerine; “Bu fırsatı kaçırmayınız. Cennet kılıçların gölgesi altındadır” diyerek, onları harbe teşvik etti. İki ordu savaşa tutuştu. Abdullah bin Ömer tarafından komutanları öldürülünce, Rumlar bozguna uğradı. Müslümanlar çok ganîmet elde ettiler. Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh) geri döndü ve durumu Amr bin Âs’a (radıyallahü anh) bildirdi. Amr bin As, esirlerden birini sorguya çekince; Herakliüs’ün, Rubis adlı bir komutanın emrinde yüz bin kişilik bir süvari ordusunu müslümanlar üzerine gönderdiğini ve hiç bir müslümanın sağ bırakılmamasını istediğini öğrendi.

Sabah olunca, her haçın altında on bin kişi olmak üzere on haç altında Rum ordusunun kendilerine yaklaştığını gören Amr bin As, ordusunu harb düzenine soktu. Mücâhidlere Kur’ân-ı kerîm okumalarını emretti ve; “Allahü teâlânın takdîrine sabrediniz. Ondan sevâb ümîd ediniz. Razı olduğunu isteyip, Cennet’ini özleyiniz” buyurdu. Rum ordusu komutanı Rubis, İslâm mücâhidlerinin vaziyet alışını, Amr bin Âs’ın onları saf saf yerleştirişini görüyor ve müslümanların zafere ulaşacaklarını hisseder gibi, cesareti kırık bir hâlde bekliyordu.

Mücâhidlerden ilk önce düşmana saldıran, Sa’îd bin Hâlid (radıyallahü anh) oldu. Düşmandan er diledikten sonra; önce sağ, sonra sol cenahlaıma saldırıp ileri gelen muhariplerini öldürdü. Fakat Rumlar, hep birden Sa’îd bin Hâlid’in üzerine yürüyerek şehîd ettiler Bunu gören mücâhidler ileri atıldı. Derhal Rumlara hamle yaptılar. Kendilerini dağ gibi büyük gören Rumlar, bunu hiç beklemiyorlardı. Rumların direnişe geçtiğini gören bir mücâhid; “Bineklerine saldırın, bunları helak etmenin yolu budur” diye bağırdı. İslâm mücâhidleri bu sese uydular. Rumlar birer birer dökülmeye ve dağılmaya başladı. Mücâhidler az olmalarına rağmen, fevkalâde sebat gösterdiler. Her biri; “Yâ Rabbî! Sana şirk koşanlara karşı bize yardım eyle!” diye dua ediyordu.

Muharebe öğleye kadar sürdü. O an hiç kimsenin beklemediği, çok kuvvetli bir rüzgâr çıktı. Çok geçmeden Rum ordusu darmadağın olup kaçmaya başladı. Yaklaşık on beş bin Rum askeri ölmüştü. Amr bin As (radıyallahü anh) sevinçle elindeki Sancak-ı şerîfi sallayarak düşmanı kovalayan mücâhidlere; “Askerlerimi toplayana, Allahü teâlâ kayıbını buldursun” diye seslendi. Bu ses üzerine mücâhidler, Amr bin Âs’ın (radıyallahü anh) etrafında toplandılar. Muharebede yüz seksen şehîd verilmişti. Amr bin As (radıyallahü anh), şehîdler için çok hüzünlendi. Sonra kendi kendine; “Allahü teâlâ onları hayırlara kavuşturdu. Sen ise buna üzülüyorsun! Sana yazıklar olsun!” diye söylendi ve şehîdleri toplattırarak namazını kılıp defnettirdi.

Bundan sonra Amr bin As, başkumandan Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a durumu bir mektupla bildirdi. Ebû Ubeyde bin Cerrah mektubu okuyunca, sevindi ve kıbleye dönerek şükür secdesi yaptı ve Amr bin Âs’a şu mektubu yazdı: “Bismillâhirrahmânirrahîm. Ebû Bekr efendimiz sizi kumandan tâyin etmekle beraber, bize tâbi olmanızı da bildirmişti. Eğer ordun ile bulunduğun mevzî sağlam ise orada kal.

Yoksa bize katıl. Allahü teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun!” Mektubu katlayıp Hâlid bin Sa’îd’e verdi. Bulunduğu mevkîyi sağlam görmeyen Amr bin As (radıyallahü anh), hazret-i Ebû Bekr’in emri üzerine, komutasındaki İslâm ordusu ile Şam’a doğru ilerlemeye başladı. Bu sırada Suriye cephesinde Ebû Ubeyde’nin, Irak cephesinde Hâlid bin Velîd’in, Ürdün cephesinde Şurahbü bin Hasene’nin komutasındaki İslâm mücâhidleri Bizanslılarla savaşıyordu.

Amr bin As, Rumların büyük bir ordu gücüne sâhib olduğunu öğrendi. Diğer komutanlara tek cephede savaşmayı teklif ederek; “Ayrılıktan zaaf, birlikten güç doğar” darb-ı meselini hatırlatan Amr bin As, bu teklifini halîfeye de bildirdi. Teklifi, hazret-i Ebû Bekr de uygun gördü ve komutanların Yermük’e gitmelerini emretti. Müslümanların Yermük’te toplandığını öğrenen Herakliüs, komutanlarına Yermük civarında toplanmaları için emir verdi. Yermük vadisine ulaşan Bizans ordusu, Vakûs vadisinde toplandı. Vadi, bir hendek görünümündeydi. Bizanslılar buradan çıktıkları vakit, İslâm ordularını karşılarında bulacaklardı.

Yermük’e ulaşan İslâm ordularının komutanları, Hâlid bin Velîd’in (radıyallahü anh) kumandasını kabul ettiler. Hâlid bin Velîd (radıyallahü anh), kendi komutasındaki birlikleri ve Ebû Ubeyde’yi İslâm ordusunun merkezine, Amr bin Âs’ı sağ kanada, Şurahbü bin Hasene’yi sol kanada yerleştirdi. İlk hücûmu müslümanlar yaptı. Anî taarruz karşısında şaşkına dönen düşman ordusu, kısa zamanda bozuldu ve kaçmaya başladı. Savaş, İslâm mücâhidlerinin kesin zaferiyle sonuçlandı.

Savaş esnasında, halîfe Ebû Bekr’in (radıyallahü anh) vefat ve Ömer’in (r. anh) halîfe olduğu haberi geldi. Yeni halîfe, Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı komutanlığa tâyin etti. Ebû Ubeyde bin Cerrah, Amr bin Âs’ı Kaysâriyye’nkı fethine gönderdi. Amr bin As (radıyallahü anh), ordusuyla Muhalle denilen mevkîde konakladığı sırada. İmparatorun oğlu Filistin, İslâm ordusunun üzerine geldiğini haber aldı.

Filistin, İslâm ordusu hakkında gerekli malûmatı toplamış ve mücâhidlerin sayıca az olduğunu öğrenmişti. Hemen harbe girmek istiyordu. Fakat gördüğü beş bin kişilik mücâhid ordusu, gözüne çok görünmeye başlamış ve müslümanların yardım aldığı hissine kapılmıştı. Bunun üzerine Rum komutanı Filistin, Amr bir Âs’a (radıyallahü anh) bir elçi göndererek görüşme teklifinde bulundu.

Amr bin As, Filistin’e müslüman olmalarını, bunu kabul etmedikleri takdirde cizye vermelerini teklif etti. Bu teklifler kabul edilmeyince iş kılıca bırakıldı.

Ertesi gün sabah namazını kıldıran Amr bin As (radıyallahü anh), askerine; “Derhâl atlarınıza bininiz ve harb düzeni alınız” dedi ve orduyu tek saf yaptı. Nihayet iki ordu savaşa başladılar. Her iki taraftan da kayıplar veriliyordu. Harb esnasında bardaktan boşanırcaşına yağmur yağmaya başladı. İki ordu, muharebeyi bırakarak beklemeye başladılar. Fakat iki ordunun da yağmurdan korunacak bir şeyleri yoktu. Rum ordusu komutanı Filistin, Kaysâriyye’ye gitmemiz daha uygundur” diyerek, akşam olunca muharebe meydanını terk etti. Artık yağmurda kesilmişti. Ertesi gün güneş açtı. Rum ordusunun çekrlip gitmesi, yağmurun kesilip güneş açması, İslâm ordusuna Allahü teâlânın lütuf ve ihsanı idi.

Durumu Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a bildiren Amr bin As, komutandan Kaysâriyye’yi kuşatmaya dâir emir aldı ve hemen Kaysâriyye’yi kuşattı. Kuşatma sırasında komutan Filistin, ailesiyle birlikte İstanbul’a kaçtı. Bu durumu haber alan halk, teslim oldu. Kaysâriyye feth olundu ise de, kısa bir süre sonra şehir halkı baş kaldırdı. Bu sefer hazret-i Ömer, oraya Yezîd bin Ebî Süfyân komutasında bir ordu gönderdi.

Amr bin As (radıyallahü anh), bu zaferden sonra Beysan’ı muhasara etti. Şehir halkı sulh istemeye mecbur kaldı. Fihl ve Beysan halkı, İslâm hâkimiyeti altına girmeyi kabul edince, Taberiyye halkı da sulh imzaladılar. Böylece, Ürdün bölgesi, kan dökülmeden sulh ile feth edildi. Amr bin As (radıyallahü anh), Şam valisi Ebû Ubeyde bir Cerrâh’a ve halîfe hazret-i Ömer’e durumu bildiren birer mektup yazdı.

Bu sırada Filistin’deki Bizans valisi Ertabon, Rum askerlerini Ecnadeyn civarında toplayarak başlarına geçti. Halîfe hazret-i Ömer tarafından Amr bin As ve Şürahbil bin Hasene’ye, Ertabon’a karşı yürümesi emri verildi. Ertabon, Bizans komutanlarının en zekî, uzak görüşlü ve ince hesaplar yapanlarından biri idi. Amr bin As ve Şürahbil bin Hasene, Ertabon komutasındaki Rum ordusunun üzerine yürüdü. Rum ordusunun tahmin edilenden fazla olduğunu gören Amr bin As, durumu hazret-i Ömer’e bildirdi.

Yapılan barış görüşmelerinden bir sonuç alınamayınca, iki ordu savaşa tutuştu. Her tarafı İslâm mücâhidlerinin tekbir sesleri doldurdu. Yermük gazasını andıran bir gaza başlamıştı ve her iki tarafın verdiği ölü ve yaralı sayısı bir hayli fazla idi. Savaşı Ertabon kaybetti ve ordusuyla bozguna uğrayıp Kudüs’e sığındı. Bu zaferin neticesinde; Yafa, Nablus, Askalan, Gazze, Remle, Akkâ, Beyrut, Ludd ve Cebele, Amr bin As tarafından savaşa baş vurulmadan fethedildi. Halk, müslümanların idaresini seve seve kabul ederek, şehir kapılarını İslâm mücâhidlerine açtı.

Filistin’de tek alınmayan yer Kudüs’tü. Amr bir As (radıyallahü anh) Kudüs’ü kuşattı. Kudüs’ü, Ertabon komutasındaki Rum askerleri savunuyordu. Amr bin As, Ertabon’dan Kudüs’ü teslim etmesini istedi ise de, inatçı komutan bu teklife yanaşmadı. Dört ay süren kuşatmada şehir hâlâ alınamamıştı. Bu sırada Ertabon, bir fırsatını bulup Mısır’a kaçtı. Hazret-i Ömer’in, şehrin teslim edildiği takdirde halka bir şey yapılmayacağını bildiren emân mektubu Kudüslülere gönderilince, şehir halkı ancak Halîfe’nin gelmesi hâlinde şehri teslim edeceklerini bildirdiler. Bunun üzerine hazret-i Ömer, Şam’a geldi. Sulh ile Kudüs’ü feth etti. Filistin’in fethi tamamlanınca, Amr bir As, Filistin valisi tâyin edildi.

Uzun harbler sonucu Suriye, Filistin ve Ürdün dolayları feth edildi. Yermük, Dımeşk, Kudüs ve Haleb yakınlarındaki savaşlar başta olmak üzere, yapılan bütün harblerde yirmj beş bin kişi şehîd oldu.

Bir süre sonra Amr bin As, halîfe hazret-i Ömer’den Mısır’ın fethi için izin istedi. Hazret-i Ömer; “Ey Amr! Git, muvaffakiyet arkadaşın olsun. Ancak

Mısır topraklarına girmeden önce bir mektup alırsan, derhal geri dön!” diyerek ona izin verdi. Amr bin As hazırlıklara başladı. Yezîd bin Ebî Süfyân, Amr bin Rebîa ve müslüman olan Haleb’in eski valisi Yukanna da, 4.000 kişilik kuvveti ile İslâm ordusuna katılmıştı.

Yukanna yolda, Amr bin Âs’a; “Ey Amr! Sen Mısır’a ansızın hücûm etmek istiyorsun. Benim için kolay olan bu işi gönüllü yapabilirim. Zîrâ, Allahü teâlânın vereceği sevâb ve mükâfat en büyük ganîmettir ve ben buna kavuşmak istiyorum. Müslüman olmadan önce kalbimde dünyâ sevgisi vardı ve Allahü teâlâya şirk koşanlardan idim. Hiç. olmazsa bu vesîle ile, daha önce küfürlerine, haçlara ve putlara tapınmalarına yardım ettiğim şu insanlarla ihlâs ile cihâd edeyim ve günahlarımdan kurtulayım.

Artık İslâm’a ihlâs ve samimiyetle yapıştım. Bu sebeple Mısır’a önden ben gideyim. Belki size buranın fethi için bir çâre bulurum” dedi. Amr bin As buna karşılık; “Allahü teâlâ seni muvaffak eylesin! Sana yardımcı olsun ve seni muhafaza etsin” diye mukabelede bulundu.

Amr bin As, ordusuyla Ariş’e gelince, hazret-i Ömer’den geri dönmesini emreden bir mektub aldı. Mısır topraklarına girdiği için, sefere çıkmadan önce hazret-i Ömer’in verdiği emre uyarak, yoluna devam etti. Önce Ferema şehrini fethetti. Buradan Bilbis’e gitti. Bilbis’e varınca, Kudüs’ün fethinden önce Mısır’a kaçan Bizanslı komutan Ertabon’un orada olduğunu öğrendi. Önü yenerek şehri ele geçirdi. Bu sırada etraftaki kasaba ve köy halkına; “Kimse memleketinden ayrılmasın. Bize siz ne verirseniz onunla kanâat ederiz. Fazlasını istemeyiz Can güvenliğiniz de emniyetimiz altındadır” diye haberler gönderdi. Bölge halkı Amr bin Âs’ın bu teklifini severek kabul etti.

Bilbis’in fethinden sonra, Amr bin Âs Tendonyas şehrine yürüdü. Şehrin yakı-nma vardıkları zaman, Mısır veliahdından elçi geldiğini gördüler. Gelen elçi, veliahdın kendisine elçi gönderilmesini, böylece sulh yapılabileceğini söyleyince; Amr bin As birkaç lisan bilen Verdân adındaki Rerrlleli hizmetçisini alarak yola çıktı. Saraya varınca, zırhlı ve silâhlı askerlerin saf tuttuklarını gördü. Amr bin Âs, kılıcını kuşanmış ve at üzerinde içeri girmek isteyince, nöbetçiler mâni olmaya kalkıştılar.

Bu durum karşısında Amr bin As; “Veliahdınız bu şekilde kabul ederse ne âlâ, yoksa geri dönüp giderim. Biz müslümanlar müşrikler için atımızdan inmeyiz. Buraya gelmemizi veliahd istedi. Değilse bizim herhangi bir isteğimiz yoktu” dedi. Askerler, Amr bin Âs’ın sözlerini haber verince, Veliahd Arsûtalis; “Bırakınız, istediği gibi girsin” diye emr etti. Nöbetçiler, Amr bin Âs’a, ne şekilde isterse öyle girebileceğini söylediler.

Amr bin As, veliahdın bulunduğu avluya atı üzerinde girdi. Burada melikin tahtının, nöbetçilerin ve kumandanların bulunduğunu gördü. Hepsi gayet güzel ve zînetli giyinmişlerdi. Amr bin As onları böyle görünce tebessüm etti; “Size dünyâda verilen şeyler, tekrar geri alınacak bir kaç dünyâ menfaatidir. (Hâlbuki) Allahü teâlânın vahdaniyetine îmân edip işlerinde O’na tevekkül edenler için, Allahü teâlâ indinde olan şeyler daha hayırlı ve bakîdir, daimîdir” (Şûra sûresi: 36) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu ve atından indi. Bir eli atının dizgininde, diğeri de kılıcında idi.

Yanlarına yürüyerek dört bir taraftaki süslere bakıp; “Eğer insanlar (kâfirlerin dünyâdaki refahına bakarak hırslanmasalar ve bu yüzden küfre rağbet etmeseler ve böylece) tek bir ümmet hâline gelmeyecek olsalardı, biz O Rahmân’ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerinde çıkacakları merdivenler (yukarı çıkarma vâsıtaları) yapardık” (Zuhrûf sûresi: 33) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Sonra oradakilere; “Biliniz ki, dünyâ gelip geçicidir. Âhıret ise bakî olup devamlıdır. Peygamberiniz, Îsâ aleyhisselâmın yüksek hâllerini, zühdünü yâni dünyâya kıymet vermediğini ve verâsmı, elbisesinin kıldan, yastığının taştan, lâmbasının ay ışığı olduğunu duymadınız mı?

Nitekim peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm da şöyle buyurmaktadır: “Allahü teâlâ, Îsâ’ya (aleyhisselâm); “Çöllerde nefsini kına, namaza koş, iyilik yap, kötülüklerden sakın. Ehline ve evlâdına veda eden kimsenin ağlaması gibi ağla. Yalnız ol. Gözlerin uyuduğu zaman, mutlaka olacak olan şeyin korkusundan dolayı sen uyanık ol” diye vahyetti.” Kelîmetullah olan Îsâ aleyhisselâm böyle korkarsa, bizim gibi âciz kulların ne yapması lâzımdır. Üstelik Îsâ aleyhisselâm, beşikte ilk konuşan çocuk idi. O; “Ben, Allahü teâlânın kuluyum” dedi. Allahü teâlânın kulu olduğunu ikrar etti. O hâlde siz, hazret-i Îsâ’ya niçin ilâhlık isnâd ediyorsunuz. Hâlbuki Allahü teâlâ, zevce ve çocuk sahibi olmaktan çok uzaktır, Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlâya hiç bir şeyi ortak yapmadı.

O’nun yardımcısı da yokdur. O’nun evveli yâni bir başlangıcı ve âhırı yâni sonu yokdur. Zamandan ve mekândan münezzehdir. Cisim değildir, cevher değildir. Hareket, hareketsizlik, bir şeye hulul etmek ve keyfiyyetlerle mevsûf değildir.

Kemiyetlerle anlatılamaz. Hiç bir şey, O’na ne fayda, ne de zarar veremez!” Sonra; “Göklerde ve yerde hiç bir kimse yoktur ki, Rahma’aa kul olarak gelici olmasın.” (Meryem sûresi: 93) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Melikin vezîri bu sırada, Amr bir Âs’a; “Hazret-i Îsâ’nın beşikte iken konuştuğu, sizin tarafınızdan da sahih olarak kabul ediliyor mu?” diye sordu. Amr bin As; “Evet, böyle konuşmak fazîlettir. Hattâ, hazret-i Îsâ gibi konuşan başka çocuklar da olmuştur.

Meselâ, Yûsuf aleyhisselâm için şâhidlikde bulunan çocuk, Sâhib-i Cüreyc ve Sâhib-i Uhdûd bunlardandır” dedi. Bunun üzerine onlar; “Ey Arabî! Sizin Peygamberiniz Arabça’dan başka lisan ile de konuşuyor muydu?” diye sorunca, Amr bin As; “Hayır, Arabça’dan başka lisan ile konuşmuyordu. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Biz, her gönderdiğimiz peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın. Artık, Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidâyete erdirir.

O, her şeyegâlibdir, hükmünde hikmet sahibidir” (İbrahim sûresi: 4) buyurmaktadır” dedi. Onlar tekrar şöyle sordular: “Allahü teâlâ sizin Peygamberinizden başka peygamber göndermiş midir?” Amr bin As; “Evet göndermiştir” deyince; “Onlar kimler” diye sordular. Amr bin As da; “Salih, Şu’ayb, Lût ve Hûd aleyhimüsselâm, Allahü teâlânın gönderdiği peygamberlerden bâzılarıdır” dedi.

Onlar, Amr bin Âs’ın bu sözlerini ve konuşmasındaki fesahat ve belagatı, hazır cevaplığını görünce, Kıbtî lisâniyle meliklerine; “Bu Arabî çok fasih konuşan, cesaretli birisi. Şüphesiz o, kavminin önde geleni, ordunun kumandanıdır. Eğer onu yakalar, salıvermezsek, ordusunu mağlûb ederiz” dediler. Amr bir As’ın hizmetçisi bu konuşulanları dinliyordu. Fakat melik, “Elçiye hainlik edemeyiz. Üstelik onu biz davet ettik” dedi.

Verdân, başka bir lisân ile konuşulanları Amr bin Âs’a anlattı. Sonra melik; “Ey Arab kardeş! Siz bizden ne istiyorsunuz. Bize kasdedenler dâima elleri boş olarak, hezimete uğrayarak dönmüşlerçlir. Hem bize başka yerlerden de yardım gelecektir” dedi. Amr bin As buna karşı; “Bizler, kalabalık ordulardan korkmayız. Çünkü Allahü teâlâ, bize yardımını ve zaferi, bizi yeryüzünün vârisleri kılacağını vâdeyledi. Şimdi sizi şu üç şeye davet ediyoruz: “Ya İslâm’ı kabul edersiniz, ya cizye verirsiniz, yahut muharebe ederiz.”

Bunun üzerine onlar şöyle cevap verdiler: “Biz melik Mukavkıs’la meşveret etmedikçe bir işe karar vermeyiz. Fakat, ey Arab kardeş! Senin arkadaşların arasında senden daha cesur ve lisânı daha fasih birisinin olacağını zannetmiyoruz.” O zaman Amr bin As şöyle cevap verdi: “Arkadaşlarım arasında en fasîh konuşamayan benim. Eğer onlardan birisinin konuşmasını görseydiniz, benimle asla mukayese kabul etmeyecek kadar ilerde olduğunu görürdünüz.” O zaman; “Bu mümkün değil. Onlar arasında senin gibi birisi bulunamaz” deyince, Amr bin As; “Ben melike, onlardan on tanesini getirebilirim” dedi.

Melik, mektup gönderip onları çağırmasını isteyince, Amr bin As; “Fakat onlar mektupla gelmezlar. Ancak, melik isterse, ben gider onları getiririm” dedi. Melik, yanındakilere dönerek; “Onlar geldiklerinde hepsini yakalar, salmayız. Böylece on bir kişi yakalamak, bir kişiyi yakalamaktan daha iyidir” dedi. Sonra Amr bin Âs’a dönüp; “Git, gecikmeden gel” deyince, Amr bin As atına bindi ve hızla şehrin dışına çıktı.

Verdân, meliğin söylediklerini tek tek Amr bin Âs’a anlattı. Amr bin As, İslâm mücâhidlerinin yanına gelince, olup bitenleri anlattı. Mücâhidler, Amr bin Âs’ın selâmette dönmesinden dolayı Allahü teâlâya hamd ettiler. Ertesi sabah olunca, Amr bin As, mücâhidlere sabah namazını kıldırdı.

Onlara muharebeye hazırlanmalarını söyledi. Tam bu sırada, melikin elçisi gelip, ona; “Seni ve diğer on kişiyi melik bekliyor” dedi. Bunun üzerine Amr bin As; “Hainlik, onu ve ehlini helak edecektir. Azgınların ve haddini aşanların başına çok belâ ve musîbet gelir. Melikinize yazıklar olsun.

Hem bizden elçi istedi, hem de yanına gidince, beni öldürmek istedi. Hakkımda şöyle şöyle konuştu. Şimdi, seni öldürmek istesem, öldürürüm. Fakat biz hâinlerden değiliz. Sahibine don. Ona hakkımda konuştuklarının hepsinden haberdâr olduğumu söyle. Artık aramızda harbden başka yapılacak bir şey kalmadı” dedi.

Elçi, melikin yanına döndü. Amr bin Âs’ın dediklerini olduğu gibi anlattı. Melik bunun üzerine; “Onlara bir hîle yapmak istiyorum” dedi. Vezir; “Ey melik! Onlar dikkatli ve uyanık insanlardır. Onlara hîle yapmak çok zordur. Fakat bana ulaştığına göre, onlar Cum’a gününe, bizim Pazar gününe hürmet ettiğimiz gibi hürmet ederler. Mukattam dağının arkasına pusu kurulur. Onlar Cum’a namazına durduklarında, dağın arkasına gizlenenler, oradan çıkıp, onlara baskın yaparlar” dedi. Bu plân veliahdın hoşuna gitti ve plânı kabul etti. Artık Cum’a gününü bekliyorlardı.

Bu sırada Amr bin As ise, Yukanna’yı sulh yaptıkları köy ve kasabalara, mücâhidler ve hayvanlar için yiyecek toplamaya gönderdi. Veliahdın casusları bu haberi hemen saraya ulaştırdılar. Veliahd, amcasının oğlunun kumandasında bir birliği, Mukattam dağının arkasına gönderdi ve iyi saklanmalarını tenbih etti.

Namazdan önce bir ara Sa’îd bin Nevfel, Amr bin Âs’a; “Ey emir! Bu kıbtîlerle niçin muharebe etmiyoruz?” diye sorunca, Amr bin As; “Vallahi, muharebeyi te’hir etmem korkudan değildir. Fakat Mukavkıs’ın durumunu, onun dînî naıını, akıl sahibi birisi olduğunu, Resûlullah efendimizin peygamberliğini bildiğini biliyorsunuz. O şu anda kendi inancına göre halvetteymiş.

Halvetten çıkmasına beş gün kalmış. Ona bir elçi göndeririz ve ne cevap vereceğine bakarız. Hâle göre ya sulh, veya muharebe yaparız” dedi. Bu konuşmalar ölürken, veliahdın elçisi geldi ve; “Veliahdımız size selâm ediyor. Babası Mukavkıs halvetinden çıkmadıkça, size her hangi bir şey söylemeyeceğini ve halvetten çıkmasına beş gün kaldığını, ancak Mukavkıs’ın kendi mülkünde istediği gibi hüküm vereceğini söylüyor” dedi. Amr bin As da; “Biz bunları biliyoruz. Şayet melikin durumunu bilmeseydik, bir an bile mühlet vermezdik” dedi. Mukavkıs’ın oğlu, bu elçiyi, müslümanları kuşkulandırmamak ve üzerlerine ansızın hücûm etmek için göndermişti.

Müslümanlarda, Mısır elçisinin bu haberi üzerine şehir tarafından her hangi bir anî hücûmun olmayacağı kanâati hâsıl olmuştu. Namaz vakti yaklaşınca, herkes abdest hazırlığını yapmıştı. Bir müddet sonra, Amr bin As kalkıp beliğ bir hutbe okudu ve namaza durdu. Bununla beraber Amr bin As; “Su uyur düşman uyumaz” sözü gereğince, hizmetçilerini herhangi bir düşman saldırısı ihtimâli ile gözcü bırakmıştı. Namaza durduktan sonra tam secdeye gidecekleri sırada, üzerlerinde yük bulunan hayvanların kendilerine yaklaşmakta olduğunu, arkalarında da askerlerin geldiğini gördüler. Bunları, Yukanna’nın erzak toplamaya giden birliği sanarak, sevinçten, Yukanna ve askerleri döndü diye bağırdılar. Düşman askeri, müslümanların yanına gelinceye kadar hiç konuşmadı. İslâm mücâhidleri namaza devam ediyordu. Müslümanlar secdede iken Mısır askerleri saldırıya geçti ve arka saflarda bulunan mücâhidlerin çoğunu şehîd ettiler. Fakat Yukanna’nın imdada yetişmesi, Mısırlı askerlerin sonu oldu ve hiç kurtulan olmadı. İslâm askerinden dört yüz otuz altı kişi şehîd oldu.

Müslümanların bu zaferi ve amcasının oğlunun öldüğü haberi veliahda ulaşınca, zor duruma düştü ve devlet ileri gelenlerini toplayarak bir istişare meclisi kurdu. Meclisin ileri gelenleri ona; “Ey meliki Sen de biliyorsun ki, bu dünyâ senden önce kimseye kalmamıştır. Sana mı kalacak! Dünyâda bugüne kadar bir çok melik hezimete uğramıştır. Sen onlardan daha kuvvetli değilsin. Bütün bunlarla beraber, müslümanlarla yapılacak harbte ordunun başında bulun. Ümîdini kesme. Papazlar ve ruhbanlar sana zafer kazanman için dua ediyorlar” dediler. Bu tavsiye veliahda cesaret verdi ve muharebeye hazırlandı.

Amr bin As, İslâm ordusunun durumunu Halîfe’ye bildirdi. Hazret-i Ömer; Zübeyr bin Avvâm, Ubâde bin Sâmit, Mesleme bin Muhalled ve Mikdâd bin Esved’in başlarında bulunduğu dört bin kişilik ordu gönderdi ve bir de mektup yazdı. Netîcede veliahdın ordusu yenildi. O sırada halvetinden çıkan Mukavkıs, barış teklifinde bulundu. Yapılan barışta, isteyen müslüman olacak, isteyen de dîninde kalıp cizye verecekti.

Daha sonra, Mukavkıs’ın desteğini ve yardımını alan Amr bin As, İskenderiyye üzerine yürüdü. Uzun süren bir muhasaradan sonra şehri ele geçirdi. Böylece Mısır’ın tamâmı, İslâm topraklarına katıldı. Amr bin As, Mısır’ın fethinden sonra, Kuzey Afrika’ya yönelerek, Trablusgarb ve Siyre’yi feth etti. Trablus ve civarının fethini halîfeye bildirdi ve Tunus, Merâkeş ve Cezayir’in fethi için izin istedi. Fakat daha fazla ileri gitmenin mahzurlu olacağı, orada kalmanın daha uygun olduğu halîfe tarafından bildirilince, fazla ilerlemedi ve Mısır valisi tâyin edildi. Hazret-i Osman zamanına kadar bu vazifede kalan Amr bir As (radıyallahü anh), sonunda halîfenin müşaviri oldu.

Amr bin As Mısır valisi iken, Medîne’de büyük bir kıtlık oldu. Hazret-i Ömer, Amr bin Âs’a mektup yazarak, Medîne’ye yiyecek göndermesini isteyince, pek çok erzak gönderdi. Hazret-i Muâviye’nin halifeliği sırasında yeniden Mısır valisi oldu ve ömrünün sonuna kadar bu vazifede kaldı.

Amr bin As, ölüm döşeğinde, yüzü duvara çevrili olduğu hâlde hüngür hüngür ağlıyordu. Oğlu; “Niçin ağlıyorsun? Resûl-i ekrem seni şu şu mükâfatlarla müjdelemedi mi?” deyince, Amr bin As; “En üstün ve kıymetli şey; Allah’dan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlânın Resûlü olduğuna şehâdet etmektir.

Ben öldüğüm zaman kimse ağlamasın. Kimse beni methetmesin. Mezarımın başında bir müddet bekleyin. Zîrâ ben hesaba çekileceğim” diye vasiyette bulunduktan sonra; “Allah’ım! Sen emrettin, biz emrine isyan ettik. Sen nehyettin biz tersini yaptık. Affına sığınırız: Allah’ım! Sen bize yardım et. Suçluyum, özürümü kabul et. Senden af diliyorum. Senden başka ilâh yoktur” diyerek, Ramazan’ın son günü 93 yaşında iken, 664 (H. 43) senesinde bu fânî dünyâya veda etti. Cenaze namazını, Ramazan bayramının birinci günü oğlu Abdullah kıldırdı. Mukattam mevkiine defn edildi.

Amr bin As hazretlerinin Abdullah ve Muhammed adında iki oğlu vardı. Bu oğullarının ikisinin de Rıyta binti Münebbih’den veya Havle binti Hamza’dan olduğu rivayet edilmektedir. Orta boylu, cesur, edîb ve belî idi. Müslüman olduktan sonra, bütün ömrünün tamâmını savaş meydanlarında, Allah rızâsı için geçirmiştir.

Çok temiz ve fasih bir Arabça ile Kur’ân-ı kerîm okur ve bundan derin bir zevk duyardı. Savaştan fırsat buldukça, halka nasîhat verir, Resûl-i ekremin söz ve davranışlarını anlatır ve bunu pek şerefli bir vazife sayardı. Bilhassa dünyâya fazla bağlı olmamanın üzerinde ısrarla dururdu. Bâzı fıkhî mes’elelerde kıyas ve içtihâdlarda da bulunmuştur. Zamanının en iyi edib ve hatîblerindendi. Kısa ve toplu yazmak, mükemmel teşbihler yapmak başlıca hususiyeti idi. Yaratılıştan haksever idi ve Resûl-i ekreme karşı duyduğu çok derin sevgisi her hâlinde belli olurdu. Amr bin As hazretleri; akıllı, bilgili, siyâsette usta ve asker bir sahâbi idi. Çok zekî, hayırlı işlerde aceleci ve atak idi. Bilhassa savaşlarda bu özelliği daha çok belli olurdu.

Amr bin As (radıyallahü anh), sâdece savaşlarda değil, devlet idaresinde de dahî idi. Memleket idaresi, mahkemelerin tanzimi, vergi toplanması gibi işlerde de pek büyük başarıları görülmüştür. Bu arada ilk defa Fustat şehrinde bugünkü Anadolu camilerinin minarelerine benzeyen minareli bir cami yaptırdı. Kahıre ile Kızıldeniz arasında on dokuz kilometrelik bir kanal açtırarak, Hicaz bölgesine gemilerle yiyecek şevketti.

Kabîse bin Câbir onun hakkında;

Amr ile arkadaşlık ettim. Kur’ân-ı kerîmi onun gibi açık okuyan, onun gibi güzel ahlâklı, onun gibi içi dışına benzeyen görmedim” demektedir.

Amr ibni As, Resûlullah’dan bir çok hadîs rivayet etti. Kendisinden de iki oğlu Abdullah ve Muhammed, ayrıca; Kays bin Ebû Hâzim, Ebû Seleme bin Abdurrahmân, kölesi Ebû Kays, Abdurrahmân Şemâme, Ebû Osman Hindî ve başkaları hadîs bildirdi.

Amr bin As’ın rivayet ettiği hadîs-i sentlerden birisi şudur:

Bir kişi, Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme geldi ve; “Yâ Resûlallah! Amellerin en efdali (en üstünü) hangisidir” diye sordu. Peygamber efendimiz; “Allahü teâlâya îmân edip, kalb ile tasdik etmek, O’nun yolunda cihûd etmek ve Hacc-ı Mebrûr (kabul olunan hac)’dır” buyurdu. O kişi; “Biraz daha söyler misiniz yâ Resûlallah” dedi. Resûlullah; “İnsanlara yumuşak söylemek, fakirlere çok yemek yedirmek, vermesi lâzım ve vâcib olmayan şeyleri, seve seve vermek ve güzel ahlâktır” buyurdu.

Amr bin As (radıyallahü anh), oğluna şöyle nasîhatta bulundu: “Ey oğlum! Adaletli devlet reisi, iri taneli yağmurdan hayırlıdır. Zarar veren aslan da, zâlim devlet reisinden hayırlıdır. Sürüp giden fitnenin zararı, zâlim devlet reisinin zararından daha fazladır.

İnsanlar üç kısımdır: 1-Tam olan insan: Dîni ve aklı tam olan insandır. Bu kişi, bir işi yapacağı zaman görüş sahibi kimselerle istişare etmedikçe, o işi yapmaz. Şayet o görüş sahibi kimseler, onun görüşene muvafakat ederlerse, Allahü teâlâya hamd eder ve buna göre davranır, böylece muvaffak olur. 2-Yarım olan kimse: Akıl ve din yönünden iyi olup, bir işi yapmak istediğinde, o hususta kimse ile istişare etmeyendir. 3-Hiç bir şey olmayan kimse: Dîni de, aklı da bulunmayan, işlerinde istişare etmeyendir. Bu kimse devamlı hata üzeredir. Vallahi ben işlerimde, hizmetçilerime kadar herkesle istişare ederim.”

İBRET ALINIZI

Ebû Bekr(radıyallahü anh), Amr bin Âs’ı Filistin’e gönderirken şu tavsiyelerde bulundu. Orada henüz bölgesine hareket etmiyen Ebû Ubeyde bin Cerrah da vardı.

Gizli ve açıktaki her hâl ve işinde takva üzere ol. Allahü teâlâdan kork. Her hâlinde O’ndan haya eyle! Çünkü O, gizli açık her işini görmektedir. Hep âhıret işleriyle meşgul ol. Bunları yaparken de yalnız Allahü teâlânın rızâsını düşün. Emrindekilere baba gibi şefkatli ol ve seferde yumuşak davran. Çünkü aralarında zayıf olanlar vardır. Yezîd, Rebî’a ve Şurahbil’in gittiği yoldan değil de, İlyâ yolundan git.

Böylece Filistin bölgesine ulaşırsın. Öncüler gönderip, Ebû Ubeyde bin Cerrah’tan talimat al. O, kâfirlere karşı muzaffer olursa, sen de Filistin’de kâfirler ile harb et. Senden yardım isterse, hemen gönder. Sehl bin Amr, İkrime bin Hişâm ve Sa’îd bin Hâlid’i önde bulundur. Tenbih ettiklerimi sakın ihmâl etme ve gevşek davranıp; “Ebû Bek r, beni az bir kuvvetle düşmana ezdirecek” deme. Ey Amr! Nelerle karşılaştığımızı çok defa görmüşsundur. Az olduğumuz hâlde kalabalık nice küffar ile cihâd ettik. Sonra sen Huneyn’de, Allahü teâlânın müslümanlara nasıl yardımda bulunduğunu da bili yorsun.

Ey Amr! Senin yanında Bedr’de savaşmış olan Muhacir ve Ensârdan olan gaziler var. Onlara çok ikramda bulun ve haklarını gözet. Onlar üzerinde hüküm ve otoriten ile büyüklük ve üstünlüğe kalkışma. Şeytanın vesvesesi sana galip gelip de; “Ben onlardan daha üstün oldu ğum için Ebû Bekr beni onların başına seçti demiyesin. Şeytanın hilesinden çok sakın. Ordunun içinde, onlardan biri gibi hareket et. İşlerinde onlarla istişarede bulun. Namaza sıkı sarıl. Vakit girince ezanı bütün ordu işitsin ve namazlarını ezânsız kılma.

Seninle beraber namaz kılmayı arzu edenlere namaz kıldır Bu en faziletli olanıdır. Fakat, yalnız başına namaz kılanın da namazı olur. Düşmandan çok sakın. Düşmanını iyi takibet, tuzağına düşme. Arkadaşlarına nöbet tutmalarını emret. Sen de onları düzene koy. Maiyetinde bulunanların ahvâlini iyi bil, aralarında bulun ve beraber otur. İnsanla rın gizli şeylerini açma. Düşmanla karşılaştığın zaman düşmandan değil, Allahü teâlâdan kork. Arkadaşlarına nasîhatta bulunduğun zaman, kısa ve öz söyle. Önce kendini düzelt ki, emrin altındakiler de sana karşı iyi olsunlar.

İmâm yâni işin başında olan kimsenin bildiğini ve emri altındakiler hakkında yapacağını Allahü teâlâdan başkası bilmesin. Ben seni Arablar’dan muhtelif kabilelerin başına geçirdim. Sen onların her birisine kendi durumlarına uygunu ne ise, öyle muâmele et. Yola çıkmadan önce, öncü birlik gönder. Düşmanını gördüğün zaman sabırlı ol ve tedbirini almakta gecikme, Askerine Kur’ân-ı kerîm okut. Câhiliyye sözlerinden, onları men et. Yoksa aralarında düşmanlık çıkabilir. Dünyânın parlaklığınç aldanma.

Önce gelenlerin ne olduğunu düşün. Kur’ân-ı kerîmde, Allahü teâlânın medh ve sena buyurduğu imâmlardan, önder ve liderlerden ol. Şimdi Allahü teâlânın yardımı ve bereketiyle yola çıkınız ve Allahü teâlânın düşmanları ile cihâd ediniz. Size takva üzere olmanızı, Allahü teâlâdan korkmanızı vasiyet ediyorum. Şüphe yok ki, Allahü teâlâ dînine yardım edenlerin yardımcısıdır.”

1) Fütûh-üş-Şâm; cild-1, sh. 36

2) Üsüd-ül-Gâbe; cild-4, sh. 115

3) Fütûh-ül-büldân; sh. 83, 127

4) Taberi; cild-4, sh. 82, 127

5) İbn-i Esîr; cild-2, sh. 318

6) Mu’cem-ül-büldan

7) Ahbâr-ut-tıvâl; sh. 167, 169

8) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-4, sh. 8

9) Tehzîb-ül-kemâl; sh. 290

10) Tehzîb-üt-tehzîb; cild-8, sh. 56

11) Hüsn-ül-mühâdara; sh. 68

12) Müstedrek (Hakim); cild-3, sh. 454

13) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-1, sh. 155

14) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 587, 986

15) Hadîkat-ün-nediyye; cild-1, sh. 298

16) Eshâb-ı Kiram; sh. 60, 64, 312

17) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 226

18) Hak Sözün Vesikaları; sh. 224-225

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

mersin eskort -
deneme bonusu
- deneme bonusu veren siteler - Goley90 Giriş - youtube beğeni satın al - buy youtube likes - Vozol - istanbul escorts - beşiktaş escort - beylikdüzü escort - postegro - deneme bonusu veren siteler - deneme bonusu veren siteler - postegro - vozolcenter.co - istanbul escort - gebze escort - Baywin Giriş - canlı casino - canlı casino