Hz Abdullah Bin Ömer Hayatı

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Eshâb-ı kiramın büyüklerinden; fıkıh, tefsîr, hadîs ilminde en üstün olanlarından. Künyesi Ebû Abdurrahmân’dır. Müslümanların gözbebeği hazret-i Ömer-ül-Fârûk’un oğlu olup, annesi Zeyneb binti Maz’ûn-ı Cümeyhî’dir. Mekke-i mükerremede hicretten on dört (m. 608) sene önce doğup, aynı yerde 692 (H. 73) yılında vefat etti. Kabri, Muhasseb’dedir.

İlk îmâna gelenlerdendir. Babası İslâmiyet’le şereflenince, çocuk yaşta müslüman oldu. Medîne-i münevvereye hicret etti ve İslâm terbiyesiyle yetişti. Yaşı küçük olduğundan, Bedr ve Uhud gazalarına götürülmedi. Bununla ilgili olarak kendisi; “Bedr harbinde; Resûlullah’ın huzûr-ı şerîflerine çıkmakla şereflendim. Fakat Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, yaşım küçük olduğu için harbe katılmamı münâsib görmediler. O günün gecesi çok ağladım. Böyle ağlayarak geçirdiğim başka bir gece hatırlamıyorum” demiştir.

Abdullah bin Ömer, ilk önce Hendek gazasında bulundu. Bî’at-ı Rıdvan’da babasından önce bî’at ettiği rivayet edilmektedir.

Mekke’nin fethi sırasında, İbn-i Ömer yirmi beş yaşlarında bulunuyordu. Sür’atli koşan bir atı vardı. Bu at üzerinde, elinde mızrağı olduğu hâlde çok heybetli idi. Resûlullah efendimiz onun bu hâlini görünce; “Abdullah! İşte Abdullah” buyurarak mücâhidliğini övdüler. Müslüman ordusu büyük, bir ihtişamla Mekke’ye girdiği zaman, Resûl-i ekrem bir deve üzerinde olup, İbn-i Ömer de yanında bulunuyordu. Mekke’nin fethinden sonra Abdullah bin Ömer, Huneyn muharebesine katıldı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Ordu bir ara geri çekilmek üzere iken İbn-i Ömer, Resûlullah efendimize yaklaşarak, dua istedi ve “Zafer nasîb olursa îtikâf edeceğim” diye arzetti. Resûl-i ekrem onun bu arzusu üzerine; “Dilediğini yapar, adağını yerine getirirsin” buyurdular. Sonra zafer nasîb oldu. Huneyn’den sonra Tâif muhasarası oldu. Bu muhasarada öncü kuvvetlerinden idi. Resûlullah’ın duası ile fetih nasîb oldu.

Abdullah bin, Ömer, Mûte harbinde bulundu. Bu hususla ilgili kendisi şöyle anlatır: “Resûlullah efendimiz Mûte gazasında Zeyd bin Hârise’yi kumandan yapmıştı: “Eğer Zeyd şehîd olursa, Ca’fer bin Ebî Tâlib, o da şehîd olursa, Abdullah bin Revaha kumandanlık yapsın” buyurmuştu. Ben de busavaşta idim. Ca’fer bin Ebî Tâlib’i harb meydanında aradık ve şehîdler içerisinde bulduk. Vücûdunda doksandan fazla kılıç ve mızrak yarası vardı.”

İbn-i Ömer, veda haccında da Resûlullah efendimizin yanında idi. Hazret-i Ebû Bekr devrinde, Amr bin As (radıyallahü anh) komutasındaki orduda vazife aldı. Ordu, Filistin toprağına girince, müslümanlar düşmanla bütün güçleriyle harbedeceklerine dâir karara vardılar.

Amr bin As (radıyallahü anh), Abdullah bin Ömer’e (radıyallahü anh), bir sancak ve emrine bin süvari verdi. Bunlar arasında Sakîf kabîlelerinden bir çok kahraman vardı. Birlik, Amr bin Âs’ın emri üzerine hareket etti. Sabaha kadar yürüdüler. Bu sırada, kalabalık insan topluluğuna dâir birtakım izlere rastladılar. Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh); “Zannederim bu asker izi, Rumların öncü birliklerine aittir” dedi. Sonra emrindeki askerlerle birlikte durdu. Askerler; “Bu izi tâkib edelim” dediler. Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh); “Hayır, izin kime âid olduğunu öğreninceye kadar kimse dağılmasın” diye talimat verdi ve kimse yerinden ayrılmadı.

Araştırma netîcesinde, müslümanlardan haber almak için dolaşan, on bin kişilik Rum askerinin, yakınlarında olduğunu anladılar. Abdullah bin Ömer, onları görünce, askerlerine; “Bu fırsatı kaçırmayınız. Cennet kılıçların gölgesi altındadır” deyince, bütün asker gür bir sesle; “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah” dedi. Kelime-i tevhîd sesleri semâyı çınlattı. Sanki ağaçlar, taşlar ve her şey onlara Kelime-i tevhîd ile cevap veriyordu. İlk hücûm eden İkrime bin Ebî Cehl oldu. Onu Süheyl bin Amr, sonra da Dehhâk tâkib etti. İki ordu birbirine girmişti. Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh) savaş hâlini, şöyle anlatmıştır: “O anda Rumların önde gelen cengâveherinden, iri yapılı, sağına soluna çevik hareketlerle vuran birini gördüm.

Bu, öncü kuvvetlerinin komutanı ve Rumların gözbebeği olan birisi idi. Rum askerinin üzerinde moral yönünden büyük te’siri vardı. Üzerine hücûm edip, mızrağımı uzattım, fakat kendini kurtardı, öldürmek için tekrar bir fırsatını bulup, yaraladım. Kılıcımla vurdukça vuruyordum. Sanki taşa çalıyordum. Her vuruşta kılıç, sert taşa vurulmuş gibi ses çıkarıyordu. Hattâ kırıldığını zannettim. Nihayet yere düşürdüm. Bunu gören Rumlar büyük bir korkuya kapıldılar. Müslüman mücâhidler ise daha şiddetli ve aşkla çarpışmaya başladılar. Allah için, Dehhâk ve Haris bin Hişâm çok kahramanlıklar gösterdiler ve düşman büyük bir hezimete uğrayıp dağıldı. Böylece Allahü teâlânın yardımı ile zafere ulaştık.”

Muharebe bittikten sonra, müslüman askerleri toplandılar. Rumlardan aldıkları malları ve ganimetleri ortaya getirdiler. Bütün askerler döndüğü hâlde, Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh) hâlâ görünmüyordu. Müslümanlar birbirlerine; “Abdullah bin Ömer nerede?” diye sorunca, içlerinden birisi, onun çok zâhid ve ibâdete düşkün olduğunu söyledi. Başkaları da, onu medheden konuşmalarda bulundular. Bu konuşmaları, bulunduğu yerde dinleyen Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh), yüksek sesle, tekbir ve tehlîllerle, Resûlullah’a salât ü selâm getirdi ve elindeki bayrağı salladı. Bunu gören müslümanlar, yanına koştular. Kendisine, nerede idin diye sorduklarında; “Rumların kumandanları ile meşguldüm.

Onu öldürdüm” dedi. İbn-i Ömer, Mûte ve Yermük muharebelerinde de bulundu. Yine Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh), hazret-i Ebû Bekr’in hilâfeti zamanında Hâlid bin Velîd’in (radıyallahü anh), iç Arabistan’da isyan hâlinde bulunan mürted kabilelere karşı açtığı sefere iştirak etti. Ayrıca Nihâvend muharebesine ve hazret-i Osman’ın Mısır valisi Abdullah bin Sa’d’ın Kuzey Afrika fütuhatını tamamlamak için Medine’den gönderdiği yardımcı kuvvetler ile harbe katıldı. Yine azzaman sonra 650-651 (H. 30) târihinde Sa’îd bin As kumandasındaki Horasan ve Taberistan seferine iştirak etti.

Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh), hazret-i Muâviye’nin hilâfetinde, Yezîd bin Muâviye ile Bizans seferine katıldı. Eyyûb Sultan hazretleriyle İstanbul surları önüne kadar gelip, Bizanslılar ile olan mücâdelede bulundu.

Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh), devlet kadrosunda vazife almaktan uzak durdu. Babası, şehâdetinden önce yerine oğlunu göstermesini isteyenlere; “Bir evden bir kurban yeter” buyurmuştu. Seçilmemek şartıyla şûra üyeliğinde bulundu. Hazret-i Osman’ın şehâdetinden sonra, hazret-i Ömer’in oğlu olması, ilmî mertebesinin yüksekliği ve muhârebelerdeki kahramanlığı ileri sürülerek, halîfe olması istendiyse de kabul etmedi. Hazret-i Âli’ye bî’at etti. Fakat, iç hâdiselere karışmadı. “Cihâd, İslâm ülkesinde, müslümanlar arasında olmaz. Cihâd, kâfirlere ve gayr-i müslim memleketine karşıdır” buyururdu. Sıffîn muharebesinden sonra kendisine hilâfet teklif edilince, yine kabul etmedi.

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemi görme, sohbetinde bulunma, O’na hizmet etme şerefine kavuşma ve fıtraten üstün hâllere sâhib olması sebebiyle, bütün ilimlerde mahir, üstâd idi. Haram ve şüphelilerden sakınması, ilmi ve dünyâya düşkün olmaması yönleri ile örnek durumdaydı. Her işte çok araştırıcı, inceleyici ve dikkatliydi. Kur’ân-ı kerîmin tefsîri hususunda sahabenin ileri gelenlerinden idi. Helâle ve harama ait hadîs-i şerîflerin çoğunu o bildirmiştir. İşittiği hadîs-i şerîfleri yazar, gerek duymadıkça hadîs-i şerîf rivayet etmezdi. Bununla ilgili olarak, İmâm-ı Begavî; “Hadîs rivayeti hususunda İbn-i Ömer kadar dikkat edeni yoktu” buyurmuştur.

İbn-i Ömer ekseriya Resûlullah efendimizin hizmetinde ve huzurunda bulunurdu. Bulunmadığı zamanlarda, O’nun söz, fiil ve takrîrini sorar, araştırırdı. Anlayamadığında, bizzat Resûl-i ekremden öğrenir, bildiğini öğretmekten zevk duyardı. Medîne-i münevverede ders meclisi kurup, hadîs-i şerîf öğretti. Ayrıca hac mevsiminde de dünyânın her yerinden gelen ilim ve hak âşıklarına hadîs-i şerîf rivayetinde bulundu.

Ali bin Abdurrahmân ve başkaları; “Abdullah bin Ömer, hareketlerinde dâima Resûlullah’a uyar ve başkalarına öğretmeye çalışırdı” demişlerdir.

Hazret-i Aişe’den gelen rivayete göre; “Hâl ve hareketinde Resûlullah’a en çok benzeyenlerden biri de İbn-i Ömer idi” buyruldu.

Abdullah bin Ömer, fıkıh ilminde de kemâl derecesinde idi. Fıkıh âlimlerinin fetvalarının çoğu ve Ehl-i sünnetin dört büyük imamından biri olan, îmâm-ı Mâlik’in (radıyallahü anh) fıkhı, İbn-i Ömer’in (radıyallahü anh) fetvalarına dayanır. İbn-i Ömer (radıyallahü anh), fetva hususunda çok titiz idi. Bir çok mes’eleye; “Bilmiyorum” diye cevap verirdi. Fetvaları çok kıymetlidir. Ehl-i sünnetin Mâliki mezhebinin imâmı, İmâm-ı Mâlik (radıyallahü anh), onun hakkında buyuruyor ki: “Abdullah bin Ömer, Peygamberimizden sallallahü aleyhi ve sellem sonra hac mevsiminde ve başka zamanlarda, insanlara altmış sene fetva vermiştir. Fetva verme hususunda pek ihtiyatlı hareket ederdi.” Hadîs ve fıkıh âlimleri arasında Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Abbâs, Abdullah bin Zübeyr ile Abdullah bin Amr İbni’l-As’a Abadi le-i erbaa yâni dört Abdullah ünvanı verilmiştir. Bu dört zât, bir mes’elede ittifak edince, “Abâdile’nin kavli” denilir. Ancak fıkıh kitaplarında, Abâdile (Abdullahlar) denilinçe, ekseriya İbn-i Mes’ûd, İbn-i Abbâs ve İbn-i Ömer hazretleri kasdedilir.

İyilik etmesini, hayrı, sadakayı, köle âzâd etmeyi çok severdi. İyi ve güzel huylu olup, kötülükten uzaktı. Her işini ve her şeyini Allah için yapardı. Yüzüğünün taşında, “Abdullah bin Ömer, Lillah” ibaresi yazılı idi. Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Müslümanlıkla şereflendikten sonra, en büyük sevinç ve neş’em; gönlümün, herkesi peşinden koşturan bir takım istek ve arzulara meyletmemiş olmasıdır.” Dünyâ malına hiç gönül bağlamazdı. Câbir bin Abdullah; “Hazret-i Ömer ve oğlu Abdullah’dan başka içimizde dünyâya meyli olmayan kimse yoktur” buyurmuştur.

Nâfî’ (rahmetullahi aleyh), Abdulah bin Ömer’in âzâtlısıdır. Onu, on bin dirheme satın aldıktan sonra; “Seni Allah rızâsı için âzâd ettim” buyurdu. Çokcömerd, halim ve selîm idi. Köle ve cariyelerinden hangisini Allahü teâlâya ibâdet ederken görse, onu âzâd etmek âdeti idi. Köleleri böyle görünerek kendisini aldattıklarını söylediklerinde; “Hayır için aldanmaktan iyi şey var mıdır?” buyurduğu meşhûrdur.

İmâm-ı Nâfî’, efendisi ile ilgili olarak buyurdular ki: “Abdullah bin Ömer, bin kişi âzâd etmeyince, ruhunu teslim etmedi. Bâzan bir ay geçerdi de bir parça et yemezdi. Ancak, misafiri bulunduğunda veya Ramazân-ı şerîfde yerdi. “Sevmeye başladığı bir şeyi Allah rızâsı için, ihtiyâcı olana verirdi. Böylece, Allahü teâlânın; “Beğendiklerinizden çıkarıp vermedikçe, zinhar iyilik mertebesine erişemezsiniz!” (Al-i İmrân sûresi: 192) meâlindeki âyet-i celîlesiyle amel ederdi.

Ka’kaa bin Hâkim’den rivayet edildiğine göre, o zamanın zenginlerinden Abdülazîz bin Harun; “Her ne ihtiyâcın varsa bana bildir” diye Abdullah bin Ömer’e mektup yazmıştı. Karşılık olarak yazdığı mektupda; “Resûlullah’dan, “Önce geçindirmekle yükümlü olduğun kişilere ver; yüksek el, alçak elden hayırlıdır!” buyurduklarını işittim. Yüksek elin veren el, alçak elin de alan el olduğunu sanıyorum. Senden hiç bir isteğim yoktur. Allahü teâlânın bana gönderdiği bir nîmeti de geri çevirmem” diye yazdı.

İbn-i Ömer’e (radıyallahü anh), bir gün, dört bin dirhem para ve kaftan getirilmişti. Dostlarından Eyyûb bin Vâil, ertesi gün onun çarşıda binek hayvanına veresiye yem aldığını görünce, şaşırdı. Derhal evine gidip; “Abdullah bin Ömer’e (radıyallahü anh) dün dört bin dirhem para ile bir kaftan gelmemiş miydi?” diye sorunca; “Evet, gelmişti!” dediler. Eyyûb bin Vâil; “Bugün onu binek hayvanı için yem satın alırken gördüm. Bedelini peşin ödeyecek parası yoktu” dedi. Ev halkı; “Dünkü paradan yanında bir kuruş kalmadı. Kaftanı da dün omuzlarına alıp gitmişti. Eve döndüğü zaman sırtında yoktu. Ne yaptığını sorduğumuz zaman, bir fakîre hediye ettiğini söyledi” dediler. Bunun üzerine, onun cömertliğine ve hâline imrenen dostu, geri dönüp çarşı esnafına; “Ey tacirler! Sizin hâliniz nice olacaktır! İşte hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah, binlerce dirhemini fakir fukaranın ihtiyâcına sarf ediyor da, kendi binek hayvanının yem ihtiyâcını veresiye satın almak mecburiyetinde kalıyor” dedi.

Bir gün, Abdullah bin Ömer’in (radıyallahü anh) devesi çalındı. Çok aradı, fakat bulamadı. Alana helâl olsun dedi. Mescide girip namaz kıldı. Biri gelip deven şuradadır dedi. Nalınlarını giyip giderken, geri döndü ve; “Helâl etmiştim, artık almam” dedi.

Hazret-i Nafi’den şöyle rivayet ediliyor: “Cum’a namazına gitmeden önce mutlaka yıkanır ve güzel kokular sürünürdü. Bayram namazları için de aynı şeyi yapardı. İhram için, Mekke’ye giriş için ve Arafat’ta vakfe için de yıkanırdı. Günde iki defa güzel koku sürünür; elbiselerinin tertemiz ve kokusunun güzel olmasına dâima dikkat ederdi.” Hazret-i Nâfî’e, hazret-i Abdullah’ın evindeki hayâtı sorulduğunda, şöyle anlattı: “Her namaz için abdest alır ve bunların arasında Kur’ân-ı kerîm okurdu’.’

Abdullah bin Ömer şöyle anlatır: “Asr-ı seâdette bir rüya görmüştüm. Güya elimde ipekli bir kumaş parçası var ve ben Cennet’ten nereyi istiyorsam bu ipekli kumaş parçası sayesinde oraya uçuyorum. Derken iki kişi beni tutup Cehennem’e götürmek istediler. Derhal karşılarına bir melek çıktı ve bana; “Korkma!” dedi. Bunun üzerine beni bıraktılar. Hazret-i Hafsa, benim bu rüyamı Resûlullah’a anlattı. Cenâb-ı Peygamber efendimiz; “Abdullah ne iyi insandır! Keşke geceleri de namaz kılsa!” buyurdular.” Bunun üzerine gece namazına başladım.”

Abdullah bin Ömer’in (radıyallahü anh) oğlu Hâlid’in âzâd ettiği Ebû Gâlib diyor ki: “Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh) Mekke’ye geldiği zaman, bize misafir olurdu. Geceleri kalkar, teheccüd namazı kılardı. Bir gece sabah namazı yaklaştığı zaman, bana; “Kalkıp namaz kılmayacak mısın? Kur’ân-ı kerîmin üçte birini okusan da olur!” deyince, sabahın yaklaştığını ve bu kadar kısa zamanda Kur’ân-ı kerîmin üçte birini okuyup yetiştiremeyeceğimi söyledim. Bunun üzerine bana; “İhlâs sûresi, Kur’ân-ı kerîmin üçte birine eşittir” diye mukabelede bulundu.

Tabiînin büyüklerinden âzâdlısı Nâfi’ buyurdu ki: “Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh) ile beraber giderken, ney sesi işittik. Hemen kulaklarını parmakları ile kapadı ve oradan hızla uzaklaştı. Biraz gittikten sonra, “Ney sesi daha işitiliyor mu?” deyince; “Hayır işitilmiyor” cevâbını verdim. Parmaklarını kulaklarından çekti ve, “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de böyle yapmıştı” dedi.”

Birisi İbn-i Ömer hazretlerinin yanına gelip; “Allah için, seni çok seviyorum” deyince; “Ben de Allah için seni hiç sevmiyorum. Çünkü sen, ezanı tegannî ederek, şarkı söyler gibi okuyorsun” buyurdu. Allah’tan başka kimseden korkmazda Bir gün de yolculukta önlerine bir aslan çıktı. Yanındakiler, korktuklarından yürüyemediler. Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh) aslanın yanına gidip, kulağından tuttu ve onu yoldan kenara çektikten sonra; “Resûlullah’dan işittim.” “İnsanoğlu Allah’dan başkasından korkmazsa, Allahü teâlâ ona hiç bir şeyi musallat etmez.” buyurdu. Dostlarından birisi ona bir ilâç hediye, ederek; “Bu önemli bir ilâçtır! Sana Irak’tan getirdim” dedi. “Bu ilâç neye kullanılır?” diye sordu. O kimse; “Hazmı kolaylaştırır” deyince, İbn-i Ömer (radıyallahü anh), gülümsedi ve dostuna şu mukabelede bulundu. “Hazmı kolaylaştırır mı? Ben hiç bir zaman karnımı doyururcasına yemedim. Benim hazım ilâcına ihtiyâcım olacağını zannetmiyorum” diyerek az yediğini ve acıkmayınca bir şey yemediğini bildirmişti. Hazret-i Abdullah, kötülüğe karşı iyilikle mukabele ederdi. Zeyd bin Eslem’den rivayet edilmiştir. Bir kimse yolda Abdullah bin Ömer’e sövüp saymaya başladı. Hazret-i Abdullah evinin kapısına varıncaya kadar onu dinledi. Sonra, adama dönerek; “Ben ve kardeşin) Asım kimseye sövmeyiz” buyurdu.

Nâfi’ şöyle anlatır: “Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh), bir gün, bir kaç arkadaşı ile Medîne-i münevvere dışına çıkmışlardı. Yemek vakti gelince sofra hazırladılar. O sırada köle olan bir çoban selâm verdi. İbn-i Ömer, çobanı yemeğe davet etti. Çoban oruçlu olduğunu söyleyip sofraya oturmadı. İbn-i Ömer ona; “Bu çok sıcak günde hem koyunları otlatman, hem de oruç tutman nasıl oluyor?” diye sordu. Çoban da; “Bu hâlde çok günler oruç tuttum” dedi. İbn-i Ömer, onu denemek için; “Koyunlarından birini satar mısın? Hem parasını, hem de iftar etmen için etinden veririz?” buyurdu. Çoban; “Koyunlar efendimin” deyince, İbn-i Ömer (radıyallahü anh); “Efendine kaybolduğunu söylersin” buyurdu. Çoban tam bir teslimiyetle; “Allahü teâlâ görüp biliyor” dedi. Abdullah bin Ömer, çobanın sözünü bir kaç defa tekrar ettiler. Medîne’ye döndüklerinde, çobanın efendisine birisini gönderip, sürüyü ve çobanı satın aldılar. Onu âzâd ederek, koyunları da hediye ettiler.

Adem bin Ali’den rivayet edildiğine göre, bir sohbetinde; “Kıyamet gününde aksaklar diye çağrılacak kişiler vardır” dedi. Cemâat; “Aksaklar kimlerdir?” diye sorunca; “Sağa-sola bakmak ve bâzı hareketler yapmak suretiyle namazlarını eksilten ve aksatan kimselerdir” diye cevap verdi.

Abdullah bin Ömer hazretleri buyurdu ki: “Ey Ademoğlu! Bedeninle dünyâda ol, kalbinle âhıreti bul.”

“Kambur oluncaya kadar oruç tutsanız, haramdan kaçınmadıkça kabul olunmaz.”

“Hikmet ondur; dokuzu sükût, biri de az konuşmaktır.”

“İnsanın mâhiyeti arkadaşından anlaşılır.”

“Kendinden üsttekine hased, aşağıdakine tahakküm eden ehl-i ilim sayılmaz.”

“Peygamber efendimize yaptığım bî’atı, bugüne kadar bozmadım ve değiştirmedim. Fitne ve kargaşalığa tarafdâr olan kişiye de bî’at etmedim. Hiç bir müslümanı rahat döşeğinden uyandırmadım (rahatsız etmedim)…”

“Alan için sev, Allah için buğz et, Allah için dost ol, yine Allah için düşmanlık et. Allahü teâlânın sevgisine bu şekilde kavuşulur.”

Birisi Abdullah bin Ömer’e (radıyallahü anh); “Ey insanların en iyisi” deyince; “Ben insanların en iyisi değilim. İnsanların en iyisinin oğlu da değilim. Ben sâdece Allahü teâlânın bir kuluyum, O’nun rızâsını bekler, O’ndan korkarım. Siz böyle övmeye devam ederseniz, insanı helak edersiniz” buyurdu.

Biz öyle zamanlar gördük ki, hiç kimse müslüman kardeşinden daha çok paraya, pula sahip olmayı düşünmedi. Şimdi ise, altın ve gümüş daha kıymetli gelmeye başladı.”

“Kulun, temizlenmesi gereken âzası dilidir.”

“Kişi, bakî olanı fânî (yok) olana tercih etmedikçe, kâmil îmâna kavuşamaz.”

“Allah korkusundan dolayı bir damla yaş akıtmak, benim için, bin altın sadaka vermekten daha sevimlidir.”

“İnsan, imkânı kadar iyilik etmeli, her zaman tatlı konuşmalı ve güler yüzlü olmalıdır.”

“İnsan, ne kadar çok cenâb-ı Hakk’a yaklaşırsa, o nisbette derecesi yükselir.”

“İnsanın kıymeti, ilim ve îmânladır.”

“Güzel ahlâklı olmalı, kimseyi hased etmemeli ve kin gütmemelidir.”

“İbn-i Ömer birisinin Haccâc’ın aleyhinde konuştuğunu duydu ve kendisine; “Haccâc burada olsa, böyle konuşabilir miydin?” diye sordu. “Hayır konuşamazdım” deyince, İbn-i Ömer; “İşte biz, Resûl-i ekrem zamanında bunu münafıklık sayardık” dedi.

Yine şöyle buyurdu: “Kişi kabre konduğu zaman, kabir şöyle seslenir: “Ey âdemoğlu! Seni ne aldattı? Buranın; karanlık, yalnızlık, korku, yılan ve çıyanlarla dolu bir yer olduğunu bilmedin mi?”

Eğer îmân ile ölmüş, feraha kavuşan kimselerden ise, onun nâmına kabre birisi şöyle cevap verir: “Bu kimsenin dünyâda iken insanlara iyiliği emredip kötülüklerden sakındıran kimselerden biri olduğunu görmedin mi?” Bunun üzerine; “Evet şimdi onun için güllük gülüstanlık olurum. Onun cesedi nur olur. Ruhu da semâlara yükselir” der.”

Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh), iki bin altı yüz otuz hadîs-i şerîf rivayet etti. Hadîs okuttu. Kendisinden Abdullah bin Abbâs, Câbir bin Abdullah, Mûsâ bin Sa’d ve diğer Eshâb-ı kiram ile oğullarıdan, Salim, Abdullah, Hamza, Tabiîn dâhil pek çok âlim hadîs-i şerîf rivayet etti. Rivayet ettiği hadîs-i şerîflerden ve Peyamberimizden gördüklerinin bâzıları şunlardır.

“Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Sa’d bin Ebî Vakkâs’ı (radıyallahü anh) abdest alırken gördü. “Yâ Sa’d! Suyu niçin israf ediyorsun?” buyurdu. “Abdest alırken de israf olur mu?” diye sorulunca; “Büyük nehirde de olsa, abdestde fazla su kullanmak israf olur” buyurdu. Dua şeklini de şöyle anlattı: “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem dua ederken, mübarek ellerini, yağmur duasında mübarek yüzünün karşısına, başka dualarda omuzları hizasına kadar kaldırırdı”

“Bir genç ayağa kalkıp; “Yâ Resûlallah! İnananların en akıllısı kimdir?” diye sorunca; Peygamber efendimiz şöyle buyurdular: “Ölümü en çok hatırlayan ve gelmeden önce ona en iyi hazırlananlar; işte en akıllıları onlardır!…”

“Allahü teâlâya karşı sorumluluğunun şuuruna varan nice akıllı kişiler var ki, halk katında densiz ve değersizdir, ama yarın kurtulacaktır! Halk nazarında nice tatlı dilli, giyimli kuşamlı da vardır ki, yarın kıyamet gününde kurtulamıyacaktır!”

“İstediğini ye, istediğini giyin! İnsanları yanlış yola götüren israf ve tekebbürdür.”

“Varlığı hâlinde veren kimse, yokluğu hâlinde bunu kabul edenden daha çok sevâb kazanan değildir.”

“Sizden biriniz, Cum’a namazına gelecek olsa, gusül abdesti alsın, temizlensin.”

“Ancak iki kişiye gıbta edilir. Bunlardan birine Allahü teâlâ servet vermiş, o da bu serveti Hak yolunda sarf etmiştir. Diğerine de ilim vermiş, o da ilmiyle amel etmiş ve başkalarına da öğretmiştir.”

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Abdullah bin Ömer’e bir nasîhatında buyuruyorlar ki: “Allah için sev, Allah için darıl, Allah için anlaş, Allah için bozul. Velilik mertebesini ancak bununla elde edebilirsin. Namazı ve orucu çok olsa bile, bu minval üzere olmayan kişi, îmânın tadını alamaz.”

“Dünyalıkta kendisinden aşağısına, dinde de kendinden üstününe bakan (ve buna göre davranan) kimseyi, Allahü teâlâ hem sabreden, hem de şükredenlerden yazar. Fakat dünyalıkta kendinden üstününe, dinde kendinden aşağısına bakanları, Allahü teâlâ ne sabreden ne de şükredenlerden yazar.”

“Ölümü anın, iyi biliniz ki, nefsimi kudret, elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, benim bildiğimi siz bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.”

Resûl-i ekrem, Abdullah bin Ömer’e (radıyallahü anh) hitaben şöyle buyurdu: “Sabaha çıktığın vakit akşama çıkacağını düşünme, akşama çıktığın vakit de sabahlayacağını hatırına getirme. Hayâtından ölümün ve sıhhatinden hastalığın için ayır. Ey Abdullah! Yarın adının ne olacağını bilemezsin.”

“Sizden biriniz vefat ettiğinde, varacağı yer akşam-sabah kendisine gösterilir. Cennetlik ise Cennetteki yeri, cehennemlik ise Cehennem’deki yeri gösterilir ve; “İşte kıyamet günü dirilip gideceğin yer burasıdır” denir.”


1) Sahih-i Buharî; cild-3, sh. 29

2) Sahîh-i Müslim; cild-1, sh. 275

3) Üsüd-ül-gâbe; cild-3, sh. 227

4) El-İsâbe; cild-2, sh. 338

5) Târih-i Bağdad; cild-1, sh. 171

6) Tezkiret-ül-huffâz; cild-1, sh. 17

7) Hülâsatü Tehzîb-il-Kemâl; sh. 175

8) Şezerât-üz-Zeheb; cild-1, sh. 181

9) Tabakât-ü İbn-i Şad; cild-4, sh. 105

10) Tabakât-üş-Şîrâzî; sh. 49

11) Tabakât-ül-Kurrâ ü İbn-i Cezerî; cild-1, sh. 437

12) El-îber; cild-1, sh. 83

13) En-Nücûm-üz-Zâhire; cild-1, sh. 192

14) Nüket-ül-Himyân sh. 183

15) Tabakât-ül-huffâz; cild-1, sh. 9

16) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-2, sh. 32 113

17) İzâlet-ül-hafâ; cild-2, sh. 190-191

18) İstiâb; cild-2, sh. 341

19) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1027

20) Eshâb-ı Kiram; sh. 303

21) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 15

22) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 199

23) Hilyet-ül-evliyâ; cild-1, sh. 292

24) Ahbâru Ömer ve Ahbâru Abdullah bin Ömer; sh. 473

25) Fütûh-üş-Şâm; sh. 17

26) Târîh-ul-Ümem vel mülûk; cild-6, sh. 233

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

mersin eskort -
deneme bonusu
- deneme bonusu veren siteler - Goley90 Giriş - youtube beğeni satın al - buy youtube likes - istanbul escorts - beşiktaş escort - beylikdüzü escort - postegro - deneme bonusu veren siteler - deneme bonusu veren siteler - istanbul escort - bonusu veren siteler - sahabet güncel adres - onwin kayıt - Aviator oyna - izle porno - buy twitter followers - yabancı dizi - instagram report account - Mersin evden eve nakliyat - Cinsel sohbet - twitch takipçi satın al