Said Bin Cübeyr Hayatı

Tabiîn devrinde Kûfe’de yetişen müctehid imamların büyüklerinden. İsmi, Sa’îd bin Cübeyr bin Hişam el-Esedî’dir. Künyesi, Ebû Muhammed’dir. Ebû Abdullah-ı Kûfî de denilmektedir. Said İbn Cübeyr hadiste, fıkıhta ve tefsirde tabiinin önde gelenlerden bir kişi olarak Abdullah İbn Abbas’tan kıraat ilmini öğrenmiş hemde tefsir dinlemiştir

SAİD B. CÜBEYR
“Saîd bin Cübeyr öldürüldü. Yeryüzünde hiç kimse yoktur ki onun ilmine muhtaç olmasın.”
-Ahmed b. Hanbel-

Bedeni güçlü, ahlâkı mükemmel ve hareketli bir gençti.

Bunlardan başka o, iyi kalpli, keskin zekâlı, iyi olan şeylere düşkün, haram olanlardan uzak duran birisiydi…

Renginin siyahlığı, saçının kıvırcıklığı ve Habeş asıllı olması, onun üstün ve eşsiz şahsiyetine asla gölge düşürmüyordu…

Yaşının küçüklüğüne rağmen o böyleydi.

Habeş asıllı, Arap uyruklu genç, ilmin kendisini Allah’a ulaştıran en sağlam yol olduğunu, ancak takvanın kendisini cennete ulaştıran yol olduğunu anladı.

Böylece takvayı sağına…

İlmi soluna koydu.

Onların üzerine ellerini koydu…

Hiçbir gevşeklik göstermeden onlarla hayat yolculuğunu katetmeye başladı.

Çocukluğundan itibaren insanlar onu ya öğrenmek üzere kitabına eğilmiş olarak…

Ya da ibadet etmek üzere mihrabında saf durmuş olarak görürlerdi…
İşte o, çağında müslümanların gözde kişisi olan Saîd b. Cübeyr’di. Allah ondan razı olsun ve onu razı kılsın.

Genç Saîd b. Cübeyr ilmi, Ebu Saîd el-Hudrî, Adiyy b. Hatim et-Taî, Ebu Musa el-Eşarî, Ebu Hurayra ed-Devsî, Abdullah b. Ömer ve müminlerin annesi Hz. Aişe gibi büyük sahabilerden aldı.

Ancak onun en büyük öğretmeni, Muhammed ümmetinin en büyük âlimi Abdullah b. Abbas’tı…

Saîd b. Cübeyr gölgenin sahibinden ayrılmadığı gibi Abdullah b. Abbas’tan ayrılmadı.

Ondan Kur’an’ı ve tefsirini…

Hadisi ve garibini aldı…

Onun vasıtasıyla dinde fakih oldu ve o konuda en yüce mertebeye erişti…

Hatta çağında, herkes onun ilmine muhtaç hale geldi.

Daha sonra ilim aramak için müslüman diyarında dolaştı.

İstediği ilmi tamamlayınca Kufe’yi kendisine yurt ve ikamet yeri yaptı. Kufe halkına öğretmen ve imam oldu.

Ramazan’da insanlara imamlık yapar, bir gece Abdullah b. Mesud’un1 kıraatiyle…

Öbür gece Zeyd b. Sabit’in kıraatiyle…

Üçüncü gece bir başkasının kıraatıyla okuyor ve böyle devam ediyordu…

Tek başına namaz kıldığı zaman, bazen bir namazda bütün Kur’an’ı okurdu.

Azîz ve Celîl olan Allah’ın:

“… Kitab’ı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir. Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür; sonra ateşte yakılırlar”3 sözüne veya tehdit ayetlerinden birine geldiğinde, tüyleri diken diken olur, kalbi paramparça olur ve gözlerinden yaşlar boşanırdı…
Daha sonra onlara tekrar başlar, ölecek hale gelinceye kadar devam ederdi.

O, her yıl iki defa Beyt-i Haram’a gitmeyi alışkanlık haline getirmişti…

Bir defa Recep ayında umreye…

Bir defa Zilkade ayında hacca…

İlim, hayır ve nasihat isteyenler, Saîd b. Cübeyr’in gür ve tatlı kaynaklarından almak ve onlardan yudumlamak için Kufe’ye gelirlerdi…

İşte birisi ona, haşyet (korku) nedir diye soruyor.

Ona şöyle cevap veriyor:

“Haşyet, korkusu senin günahlarına engel oluncaya kadar Allah’tan korkmandır.”

İşte bir başkası da zikrin ne demek olduğunu soruyor.

O şu cevabı veriyor: “Zikir, Azîz ve Celîl olan Allah’a itaattir…

Kim Allah’a yönelir, ona itaat ederse onu zikretmiş demektir.

Kim ondan yüz çevirir, itaat etmezse, gecesini teşbih getirerek ve Kur’an okuyarak geçirse bile onu zikretmemiştir.”

Saîd b. Cübeyr, Kufe’yi ikamet yeri yaptığında orası Haccac b. Yusuf es-Sekafî’ye boyun eğmişti. Çünkü Haccac o gün Irak’ın, doğusunun ve Maveraünnehir ülkelerinin valisi idi…

O sırada Haccac güç ve otoritesinin zirvesindeydi…

Bunu da Abdullah b. ez-Zübeyr’i1 öldürüp onun hareketini bastırdıktan sonra sağlamıştı…

Haccac, Irak’ı Emevîlerin hakimiyetine boyun eğdirmiş, orada burada ortaya çıkan ayaklanmaları bastırmış, müslümanları kılıçtan geçirmiş, ülkenin her tarafına korku salmıştı…

Öyle ki kalpler ondan ve derhal öldürülmek korkusuyla dolmuştu.

Daha sonra Haccac b. Yusuf Es-Sekafî’yle, büyük komutanlarından birisi olan Abdurrahman b.-Eş’as arasında bir çarpışma oldu.

Çarpışma bundan sonra kuruyla yaşı yiyen bir fitneye dönüştü…Bu fitne müslümanların vücudunda derin yaralar bıraktı.

Bu fitneyle ilgili haberlerden birisi şöyledir:

“Haccac, Ibnu’l-Eş’as’ı bir orduyla Sicistan’ın1 gerisindeki bölgelere hakim olan Türk hükümdarı, Ratbil’le savaşmaya gönderdi.

Kahraman ve muzaffer komutan, RatbiPin ülkesinden büyük bir bölümüne saldırdı ve bazı muhkem kaleleri ele geçirdi. Şehir ve köylerinden de birçok ganimet elde etti…

Komutan, büyük zaferin müjdesini ve beytülmale konulacak beşte bir nisbetindeki ganimetleri götürmek üzere elçiler gönderdi.

Ona bir de mektup yazdı. Mektupta, ülkenin içini ve dışını kontrol etmek ve durumu öğrenmek için bir süre savaş yapmamak konusunda ondan izin istiyordu.

Bu, muzaffer ordu, bilinmeyen ve aşılmaz yollara dalmadan, çeşitli tehlikelerle karşılaşmadan önce olmuştu.

Haccac buna öfkelendi…

Ona, korkaklık ve beceriksizlikle suçlayan bir mektup yazdı…

Onu öldürmek ve ordu komutanlığından uzaklaştırmakla tehdit ediyordu…

Abdurrahman, askerlerin ileri gelenlerini ve birlik komutanlarını topladı…

Onlara Haccac’ın mektubunu okudu ve bu konuda onlarla istişarede .bulundu…

Onlar Abdurrahman’a, hemen Haccac’a karşı çıkmayı ve ona itaat etmemeyi teklif ettiler.

Abdurrahman onlara şöyle dedi:

“Bu konuda bana beyat edip, Allah Irak toprağını onun pisliğinden temizleyinceye kadar bana yardım eder misiniz?”

Askerler, Abdurrahman’ın teklif ettiği şey konusunda ona beyat ettiler.”

Abdurrahman b. el-Eş’as, Haccac’a karşı tiksinti dolu ordusuyla yürüdü.

Abdurrahman’la Haccac’ın orduları arasında, Abdurrahman’ın galip geldiği büyük çarpışmalar oldu.Abdurrahman, Sicistan ve İran’daki şehirlerin çoğunu ele geçirdi…

Daha sonra Kufe ve Basra’yı elinden almak istedi.

İki taraf savaşa devam ettiği ve Ibnu’l-Eşas zaferden zafere koştuğu sırada, Haccac’ın başına, hasmının gücünü arttıran kötü bir hal geldi.

Bu da şöyle oldu: “Büyük şehirlerin valileri Haccac’a bazı mektuplar yazdılar. Mektuplarda şunlar yer alıyordu:

“Zimmîler, cizye1 vermekten kurtulmak için Islâm’a girmeye başladılar.

Çalıştıkları köyleri ve içinde oturdukları şehirleri terkettiler.

Haraç kesildi…

Vergiler tükendi…”

Haccac, Basra ve diğer şehirlerdeki valilerine bazı mektuplar yazdı. Mektuplarda zimmîlerden şehirlere göç eden herkesi toplayıp ne kadar uzak olurlarsa olsun onları köylere sürmelerini emretti.

Valiler emri yerine getirdiler.

Bunlardan pek çoğunu yurtlarından… rızıklarının kaynaklarından uzaklaştırdılar.

Onları şehirlerin etrafında topladılar…

Onlarla birlikte kadın ve çocuklarını da çıkardılar.

Bir süre onları çoluk çocuklarından ayrı bıraktıktan sonra köylere gitmeye zorladılar.

Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar ağlayıp feryat etmeye, Yetiş Muhammedi Yetiş Muhammedi diyerek yardım istemeye başladılar.

Ne yapacaklarını ve nereye gideceklerini şaşırdılar.

Basra’nın fakih ve kurrası onlara yardımcı olmak için yanlarına gittiler.

Fakat bunu başaramadılar.

Onların ağlamalarına dayanamayıp onlar da ağlamaya başladılar.”Abdurrahman b. el-Eşas bu fırsatı ganimet bilip fakihleri ve kurrayı1 kendisine yardıma çağırdı.

Tabiîn’in büyüklerinden ve müslümanların imamlarından olan bir grup onun davetine icabet etti.

Bunların başında Saîd b. Cübeyr, Abdurrahman b. Leylâ2, Eş-Şa’bî3, Ebu’l-Bahteri4 ve daha niceleri vardı.

İki taraf arasında savaş devam etti. Önceleri üstünlük Ibnu’l-Eşas ve yanındakilere aitti.

Daha sonra Haccac’ın tarafı yavaş yavaş ağır basmaya başladı. Nihayet Ibnu’l-Eşas kötü bir yenilgiye uğradı ve canını kurtarmak için çareyi kaçmakta buldu…

Ordusu Haccac ve askerlerine teslim oldu.

Haccac, sözcüsüne, yenilen askerleri kendisine yeniden beyat etmeye çağırmasını emretti.

Çoğu onun çağrısını kabul etti. Bir kısmı da ona görünmedi.

Görünmeyenler arasında Saîd b. Cübeyr de vardı.

Teslim olanlar Haccac’a beyat için geldiklerinde ansızın hesapta olmayan bir şeyle karşılaştılar.

Onlardan birine şöyle demeye başladılar: “Müminlerin emîrinin valisine olan beyatını bozmakla küfretmiş olduğuna şehadet eder misin?”

Eğer o, evet derse, onun yeni beyatını kahul ediyorlar ve onu serbest bırakıyorlardı.

Eğer, hayır derse, onu öldürüyorlardı.

Bazıları Haccac’a boyun eğip canını kurtarmak için kendinin küfretmiş olduğunu ikrar ediyordu.

Bazıları bunu kabul etmeyip boynunu veriyordu.

İçinde birkaç bin kişinin öldürüldüğü bu korkunç mezbahanın haberi her tarafa yayıldı…

Küfür işlediğini ikrar ettikten sonra birkaç bin kişi o mezbahadan kurtuldu.!.Bunlardan birisi şöyledir: “Has’am kabilesinden yaşlı bir kişi, iki tarafı tutmadan Fırat nehrinin gerisinde ikamet ediyordu.

Diğerleri gibi o da Haccac’a götürüldü…

Onun huzuruna getirilince halini sordu. O da şu cevabı verdi:

“Bu savaş başladığından beri ben bu nehrin gerisindeydim.

Savaşın bitmesini bekliyordum.

Zaferi sen kazanınca sana beyat etmeye gelecektim.”

Haccac ona: “Yazıklar olsun sana…

Savaşın neticesini beklemek üzere oturup komutanınla birlikte savaşmıyorsun ha?” dedi.

Sonra ona şunu sordu:

“Kâfir olduğun konusunda şehadet eder misin?”

Adam: “Seksen yıl Allah’a ibadet ettikten sonra kendimin kafir olduğuna şehadet edersen ben çok kafir birisi olmam mı?”

Haccac “Öyleyse seni öldürürüm.”dedi.

Adam: “Beni öldürsen bile…

Vallahi, benim ömrümden eşeğin iki su içimi arasındaki zaman kadar1 az bir süre kalmıştır.

Eşek sabahleyin içer, akşamleyin ölür…

Ben sabah akşam ölümü bekliyorum.

Sen istediğini yap” dedi.

Haccac celladına: “Boynunu vur…” dedi.

Cellad boynunu vurduktan sonra Haccac’ın orada, yaşlı adama rahmet dileyecek ne dostu ne düşmanı hiç kimse kalmadı.”

Haccac, Kemîl b. Ziyad en-Nehaî’yi2 getirtti ve onu şöyle dedi. “Kâfir olduğuna şehadet eder misin?!”

O: “Vallahi; şehadet etmem” diye cevap verdi.

Haccac: “Öyleyse seni öldürürüm” dedi.

Kemîl: “İstediğini yap…

Allah’ın huzurunda hesaplaşacağız…”

Haccac: “O gün delil senin aleyhine olacak, lehine değil.” dedi.Kemîl: “O gün hakim sensen öyledir.” diye cevap verdi.

Haccac: “Öldürün onu…’’dedi.

Ve öldürüldü.

Sonra Haccac’a sevmediği ve kendisiyle dalga geçtiği için öldürmeyi çok istediği başka bir adam getirildi.

Hemen ona:

“Karşımda, kâfir olduğuna şehadet etmiyeceğini zannettiğim bir adam görüyorum.” dedi.

Adam: “Yapma, canıma kıyma. Ben yeryüzündekilerin en kâfiriyim. Ben Firavun’dan daha kâfirim.” dedi.

Öldürme aşkıyla yanıp tutuşurken onu serbest bıraktı.

Birkaç bin sağlam müminin öldürüldüğü bu korkunç yere ait haberler her tarafa yayıldı.

Oradan, kendilerini küfürle damgalamaya zorlanan birkaç bin kişi kurtuldu…

Said b. Cübeyr şuna kesin kanaat getirdi: Eğer Haccac’ın huzuruna giderse, o üçüncüsü olmayan iki şey arasında kalacaktı.

Ya boynu vurulacak…

Ya da kendisinin kâfir olduğunu ikrar edecekti…

Bu en tatlısı bile acı olan bir durumdu.

Böylece o Iraktan çıkmayı…

Ve gözlerden uzak kalmayı tercih etti.

Haccac ve casuslarından gizlenmek için Allah’ın geniş topraklarında devamlı dolaştı ve nihayet Mekke topraklarında küçük bir köye sığındı.

O bu şekilde on yıl kaldı. Bu süre, kalbinde tutuşan Haccac a-teşlerini söndürmek ve ona karşı duyduğu kini gidermek için yeterli olmuştu.

Ancak hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu.

Bu da şöyle olmuştu: Emevîlerden yeni bir Vali ‘Mekke’ye gelmişti…

Bu, Halid b. Abdullah el-Kasrî’ydi.Said b. Cübeyr’in arkadaşları onun kötü halini bildikleri ve ondan kötülük bekledikleri için ondan çok korktular.

Bazıları Sâid’e gelip şöyle dediler:

“Bu adam Mekke’ye geldi ama biz onun sana kötülük yapmayacağından emin değiliz…

Bizi dinle de buradan çık.”

Saîd: “Vallahi, Allah’tan utanır hale gelinceye kadar kaçtım…

Ve bulunduğum yerde kalmaya karar verdim…

Artık Allah bana dilediğini yapsın.”

Hâlid, halkın onun hakkındaki kötü tahminini yalanlamadı.

Saîd b. Cübeyr’in yerini öğrenir öğrenmez ona askerlerinden bir bölük gönderdi ve onlara, Saîd’i Vasıt1 şehrindeki Haccac’a kelepçeli olarak götürmelerini emretti.

Askerler.şeyhin evini sardılar…

Bazı arkadaşlarının gözü önünde kelepçeyi ellerine geçirdiler…

Ona Haccac’a gitmesi gerektiğini söylediler.

Şeyh onları sakin ve içi rahat bir şekilde karşıladı.

Arkadaşlarına dönüp şöyle dedi:

“Ben kendimi ancak bu zalimin vasıtasıyla öldürülmüş görüyorum…

Ben ve iki arkadaşım bir gece ibâdet ediyorduk. Dua etmenin tadını alınca Allah’a dua edebildiğimiz kadar dua edip yalvardık

Allah’tan bize şehitliği yazmasını istedik. Allah o iki arkadaşıma şehitliği verdi ve ben onu beklemek üzere kaldım…”

Daha sözünü bitirir bitirmez, küçük kızı yanına geldi ve onu kelepçeli bir halde askerler tarafından götürülürken görünce, babasına sarılıp bağırıp çağırmaya başladı.

Onu yumuşak bir şekilde babasından ayırdılar ve babası kızına şöyle dedi:

“Yavrum! Annene söyle, buluşma yerimiz inşaallah Cennettir…”

Ve yürüdü…Askerler, âlim, âbid, zâhid ve müttakî imamı Vasıt şehrine ulaştırıp Haccac’ın huzuruna soktular.

Saîd yanına gelince Haccac kinli kinli ona baktı ve:

“Adın ne senin?” dedi.

“Saîd b. Cübeyr” dedi cevap verdi.

“Hayır, Şaki b. Küseyr” dedi.»

Saîd: “Hayır, annem adımı senden daha iyi biliyordu” dedi.

Haccac: “Muhammed hakkında ne diyorsun?”

Saîd: “Abdullah’ın oğlu Muhammed’i (s.a.v.) mi kastediyorsun?”

Haccac. “Evet.”

Saîd: “O Adem oğlunun efendisidir, seçilmiş Peygamberdir.

Gelmiş geçmiş insanların en hayırlısıdır…

Risaleti (Peygamberliği) yüklenmiş ve emaneti eda etmiştir…

O Allah için, kitabı için, müslümanların avamı ve havassı için nasihatta bulunmuştur.”

Haccac: “Ebu Bekr hakkında ne diyorsun?”

Saîd: “O Sıddîk’tir. Allah’ın elçisinin halifesidir. Övülmüş olarak gitti ve saîd (mesud) olarak yaşadı.

Peygamber’in (s.a.v.) yolu üzere yürümüş ve hiçbir değişiklik yapmamıştır.”

Haccac: “Ömer hakkında ne diyorsun?!”

Saîd: “O, Allah’ın kendisiyle, hakla batılın arasını ayırdığı Faruk’tur…

O, Allah’ın ve elçisinin seçtiği kimsedir.

O, iki arkadaşının (Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir) yolu üzerinde yürüdü.

Övülmüş olarak yaşadı ve şehid olarak öldü.”

Haccac: “Osman hakkında ne diyorsun?”

Saîd: “O, Ceyşu’l-usre’yi (Tebuk savaşına giden orduyu) donatan kimsedir…

Rume kuyusunu kazan…Cennette kendine bir ev satın alan kimsedir…

Resûlullah’ın (s.a.v.) iki kızıyla evlenen damadıdır.

Resûlullah (s.a.v.) ona, kızlarını semadan gelen vahiyle vermiştir.

O, haksız yere öldürülmüştür.”

Haccac: “Ali hakkında ne diyorsun?”

Saîd: “O, Resülullah’ın (s.a.v.) amcasının oğludur.

Çocuklardan ilk müslüman olan odur.

O, Fatımatu’l-Betul’un kocasıdır.

Cennet halkının gençlerinin efendileri olan Hasan’la Hüseyin’in babasıdır.”

Haccac: “Emev’r halifelerinden hangisini daha çok beğeniyorsun?”

Saîd: “Halik (yaratıcı)larını en çok memnun edeni.”

Haccac: “Onların Halik (yaratıcı)larını en çok memnun edeni hangisidir?”

Saîd: “Bununla ilgili bilgi onların gizlisini saklısını bilen kimsededir.”

Haccac: “Benim hakkımda ne diyorsun?”

Saîd: “Sen kendini daha iyi bilirsin.”

Haccac: “Ben senin görüşünü öğrenmek istiyorum?”

Saîd: “Öğrenirsen bu seni üzer, memnun etmez.”

Haccac: “Senden mutlaka duymam lazım.”

Saîd: “Ben biliyorum ki, sen Allah’ın kitabına aykırı hareket ediyorsun. Bazı korkutucu işler yapıyorsun ama onlar seni tehlikenin içine atıyor ve seni cehenneme itiyor.”

Haccac: “Vallahi, seni öldüreceğim.”

Saîd: “O zaman, sen benim dünyamı mahvedersin, ben de senin ahiretini mahvederim.”

Haccac: “Kendin için, istediğin bir ölüm şeklini seç.”

Saîd: “Aksine, onu sen seç, Haccac!

Vallahi, beni nasıl öldürürsen, Allah da seni ahirette öyle öldürür.”

Haccac: “Seni affetmemi ister misin?”

Saîd: “Eğer bir af olursa, Allah Teâlâ’dan olur…Ama senin için ne af, ne de bahane vardır.”

Haccac öfkelenip: “Kılıcı ve deriden örtüyü getirin” dedi.

Saîd gülümsedi ve Haccac ona:

“Neden gülümsüyorsun?!” dedi.

Saîd: “Senin Allah’a karşı gelmene ve Allah’ın da sana yumuşak davranmasına şaşırdım.”

Haccac: “Cellat! Öldür onu” dedi.

Saîd kıbleye yöneldi ve şöyle dedi:

“Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana, doğruya yönelerek çevirdim, ben müşriklerden değilim.”1

Haccac: “Yüzünü kıbleden çevirin” dedi.

Saîd: “Nereye dönerseniz Allah’ın yönü orasıdır”2 dedi.

Haccac: “Onu yüzüstü yere yatırın” dedi.

Saîd: “Sizi yerden yarattık, oraya döndüreceğiz, sizi tekrar oradan çıkaracağız.”3

Haccac: “Allah’ın düşmanını boğazlayınız. Kur’an ayetlerinden ondan daha iyi misal getiren hiç kimseyi görmedim.”

Saîd ellerini kaldırdı ve şöyle dedi:

“Allah’ım! Haccac’ı benden sonra hiç kimseye musallat etme.”

Saîd b. Cübeyr’in ölümünün üzerinden daha on beş gün geçmeden Haccac hummaya (sıtmaya) tutuldu ve hastalığı gittikçe arttı.

Arasıra bayılıp ayılıyordu.

Kısa bir baygınlıktan sonra sıçrayarak ve şunları haykırarak u-yandı:

“İşte bu, Saîd b. Cübeyr, boğazımı tutuyor.

İşte bu, Saîd b. Cübeyr, beni niçin öldürdün? diyor.

Benim Saîd b. Cubeyr’le ne alıp veremediğim var?

Saîd b. Cübeyr’i benim karşıma çıkarmayın…”

Haccac ölüp üzeri toprakla örtülünce birisi onu rüyasında gördü ve ona şöyle dedi:

“Haccac! Öldürdüğün kimselerden dolayı Allah sana ne yaptı?”Haccac şu cevabı verdi:

“Allah beni, her kişi karşılığında birer defa öldürdü.

Ama Saîd b. Cübeyr karşılığında yetmiş defa öldürdü.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin