Abdullah bin Ez Zübeyr Sahabe Hayatı

Muhacirlerin Medine’de doğan ilk çocuğudur. Hz. Peygamber (s.a.v) kulağına ezan okumuş¸ bir hurmayı çiğneyerek ağzına vermiş ve ona dua etmiştir. 7-8 yaşındayken Hz. Peygamber’e bey’at etmiştir. Sahabe içinde ilimleriyle meşhur olan 4 Abdullah’tan birisidir.

ABDULLAH B. EZ-ZÜBEYR
(Ne adam…Ve ne şehid?!)

Annesi, büyük hicret yolunda Mekke’den Medine’ye hicret etmek üzere alevler içinde yanan çölü katederken o, annesinin karnında mübarek bir cenindi…

Böylece Abdullah b. ez-Zübeyr’e daha dünyaya gelmeden ve ana rahminden çıkmadan muhacirlerle birlikte hicret etmesi nasib olmuştu…

Annesi Esma (r.a.), Medine tepelerindeki Küba’ya varır varmaz, doğum sancısı tutmuş ve Rasûlullah’ın (s.a.v.) ashabı olan muhacirler Medine’ye indikleri sırada, cenin halindeki muhacir de Medine topraklarına inmişti…

Hicretin ilk çocuğu, Rasûlullah’ın (s.a.v.) Medine’deki evine götürüldü. Rasûlullah (s.a.v.) onu öptü ve ağzına mübarek tükrüğünü koydu. Böylece Abdullah b. ez-Zübeyr’in karnına giren ilk şey Rasülullah’ın (s.a.v.) tükrüğü oldu.

Müslümanlar Medine’de toplandılar ve çocuğu beşiğine götürdüler. Daha sonra, Kelime-i Tevhid ve tekbir getire getire onu Medine’nin bütün caddelerinde dolaştırdılar.

Çünkü Hz. Peygamber ve ashabı Medine’ye yerleşince yahudilerin canları sıkılıp kin ve intikam duyguları kabardı. Müslüman-lara karşı sinir harbine başladılar. Kahinlerinin müslümanlara büyü yapıp onları kısırlaştırdıklarını, artık Medine’nin yeni bir müslüman çocuğuna şahid olamayacağı dedikodusunu yaydılar…

Abdullah b. ez-Zübeyr’in gayb aleminden üzerlerine bir hilal gibi doğması, kaderin Medine yahudilerinin iftirasını damgalayan, onların iftira ve yalanlarını iptal eden bir vesika oldu…Abdullah, Rasûlullah (s.a.v.) zamanında henüz çocukluktan kurtulmamıştı ama onun zamanından ve ona olan sağlam bağlılığı sebebiyle Peygamber’in (s.a.v.) bizzat kendisinden, daha sonra göreceğimiz erkekliğinin bütün hammaddelerini ve hayatının prensiplerini almıştı.

Çocuk hızla büyüyordu. Canlılık, akıllık ve güçlülükte olağanüstüydü…

Nihayet gençliğine de ulaştı. Gençliği, temizlik, namusluluk, ahlaklılık ve hayallerin üstüne çıkan bir kahramanlıktı…

Günler geçtikçe onun huyları değişmiyor, onunla birlikte istekleri büyümüyordu. Artık o yolunu bilen, büyük bir azimle, sağlam ve acayip bir imanla onu kateden bir adamdır…

Kuzey Afrika, Endülüs ve İstanbul’a yapılan seferlerde o -daha yirmi yedi yaşını geçmemişken- ebedi fetih kahramanlarından birisiydi…

Sadece Kuzey Afrika’da yapılan savaşta, 20.000 kişilik müslüman ordusu, 120.000 kişilik bir düşman ordusuyla karşılaşmıştı…

Savaş başladı. Müslümanları büyük bir tehlike sardı…

Abdullah b. ez-Zübeyr düşman kuvvetlerine bir göz attı ve onların kuvvetlerinin başının kim olduğunu anladı. Bu, berberilerin hükümdarlarından ve ordu komutanlarından başkası değildi. O, askerlerine haykırıyor ve onları garip bir usulle ölmeye teşvik ediyordu…

Abdullah anladı ki şiddetli çarpışmayı ancak bu inatçı komutanın düşmesi durduracaktı…

Fakat, önünde fırtına gibi savaşan kalabalık bir ordu varken, ona nasıl yol bulabilirdi?..

Ancak İbnu’z-Zübeyr’in savaşan kalabalık bir ordu varken, ona nasıl yol bulabilirdi?

O sırada bazı arkadaşlarına seslenip:

– Arkamı koruyun ve benimle birlikte hücum edin, dedi.

Çarpışan safları, komutana doğru ok gibi yardı. Onun yanına vardı ve bir tek saldırıda onu yere yıktı. Sonra beraberindekilerle birlikte hükümdar ve komutanlarının etrafındaki askerleri de yere serdi. Daha sonra hepsi ‘Allahu Ekber’ diye haykırdılar.

Müslümanlar, berberilerin komutanının ordusunu idare etmek ve askerleri savaşa teşvik etmek için durduğu yerde kendi bayraklarının dalgalandığını görünce bunun zafer demek olduğunu anladılar. Hepsi bir olup, saldırıya geçtiler. Her şey müslümanların lehine sonuçlandı…

Müslüman ordusunun komutanı Abdullah b. Ebî Serh, ibnu’z-Zübeyr’in yerine getirdiği büyük görevi öğrendi ve mükafat olarak ona, zafer müjdesini Medine’ye ve müslümanların halifesi Osman b. Affan’a bizzat kendisinin götürme görevini verdi.

Savaştaki kahramanlığı, üstünlüğüne rağmen, ibadetteki kahramanlığı karşısında duramıyordu…

Onda, gurur ve kibir uyandırabilecek bu durum, onun abid ve zahitler arasındaki daima ve yüce yerini bize unutturmaktaydı.

Onun ne soyu, ne gençliği, ne mevkii, ne makamı, ne malı ve ne de gücü, bütün bunların hiçbiri, Abdullah b. ez-Zübeyr’in gündüzünü oruçla, gecesini namazla geçiren ve akılları şaşırtacak şekilde Allah korkusu duyan bir abid olmasına engel olamamıştır.

Ömer b. el-Abdulaziz bir gün ibn Ebî Müleyke’ye şöyle dedi:

– Bize Abdullah b. ez-Zübeyr’i tarif et..

O da şöyle söyledi:

– Vallahi, onun nefsi gibi iki yönlü oluşturulmuş hiçbir nefis görmedim…

O, namaza girer ve her şeyden ona çıkardı…

Rüku ve secde yaparken, sırtına ve omzuna kuşlar konar, rüku ve secdede çok kaldığı için onu bir duvar veya bir paçavra zannederlerdi…

Mancınıktan atılan bir gülle, namaz kılarken onun sakalıyla göğsünün arasından geçtiğinde, onu ne hissetmiş, onun yüzünden ne sarsılmış, ne okumasını kesmiş ne de hemen rükuya gitmişti!..

Tarihin, Ibnu’z-Zübeyr’in ibadeti hakkında verdiği doğru haberler adeta efsanelere benzer…

O, orucunda, namazında, haccında, iyilikseverliği ve izzet-i nefsinde…

Tövbe etmek ve ibadet etmek üzere -ömrü boyunca- geceleyin uykusuz kalmasında…

Oruç tutmak ve cihad etmek üzere -ömrü boyunca- kavurucu sıcaklarda susuz kalmasında…

Allah’a sağlam imanında ve daima ondan korkmada…İşte bütün bunlarda o, eşsiz ve benzersizdi!..

Ibn Abbas’a, Abdullah b. ez-Zübeyr sorulmuştu. Aralarındaki anlaşmazlığa rağmen Ibn Abbas onun hakkında şöyle demişti:

– Allah’ın kitabını okur, Resûlü’nün sünnetine uyar, Allah için namaz kılar, Allah korkusundan, çok sıcak günlerde oruç tutardı. O, Rasûlullah’ın (s.a.v.) havarisinin oğluydu. Annesi Esma, Ebû Bekir es-Sıddîk’ın kızıydı… Teyzesi Âişe, Rasülullah’ın (s.a.v.) hanımıydı… Onun hakkını sadece Allah’ın basiretsiz kıldığı kimse tanımaz!..

O, güzel ahlakı ve sağlam karakteriyle karşısına dikilen dağlara aldırmazdı…

O, açıktı… Şerefliydi… Güçlüydü… Açıklığmın ve yolunun doğruluğunun bedeli olarak her zaman hayatı vermeye hazırdı…

Emevilerle olan mücadele ve savaşları esnasında, Yezid’in, Ibnu’z-Zübeyr’in ayaklanmasını bastırmak için gönderdiği ordunun komutanı el-Husayn b. Nemir onu ziyaret etmişti…

Tabii, onu, Yezid’in öldüğüne dair Mekke’ye haberler geldikten hemen sonra ziyaret etmişti…

Ona kendisiyle birlikte Suriye’ye gitmesini teklif etti, ibnu’z-Zübeyr’e beyat edilmesini sağlamak için kendisinin oradaki büyük otoritesini kullanacağını söyledi…

Abdullah, bu altın fırsatı reddetti, çünkü o, Emevilerin arzularına hizmet için Medine’ye yaptıkları saldırılar esnasında adamlarının işlediği çirkin suçların karşılığı olarak Suriye ordusuna kısas yapılmasının zaruri olduğuna inanıyordu.

Bazen bu tutumundan dolayı Abdullah’la ihtilafa düşüp şunu temenni ediyoruz. Keşke o, barışı ve toleransı tercih edip Yezid’in komutanı el-Husayn’ın teklif ettiği bulunmaz fırsatı kabul etseydi…

Fakat adamın -ne adam- inanç ve kanaatinde ısrar etmesi ve sahtekarlık ve yalanı kabul etmemesi takdir ve saygıya değer bir durumdur…

Haccac ordusuyla ona hücum edip onu ve yanındakileri korkunç bir muhasaraya aldığında askerleri arasında Habeşlilerden meydana gelen büyük bir topluluk vardı ve onlar en usta okçular ve savaşçılardı…

O askerlerini, vefat etmiş olan Hz. Osman’dan (r.a.) onun takvası ve adaleti yoktu, diye söz ettiklerini duyunca onları şiddetle azarlayıp:- Vallahi, Osman’a buğzeden kimselerle düşmanıma galip gelmek istemem! dedi.

Sonra yardıma çok muhtaç bir haldeyken onları kendinden u-zaklaştırdıL

Kendine karşı açıklığı, inanç ve prensiplerine bağlılığı onu, ö-lüm-kalım savaşında olmakla beraber dinlerine güvenmediği en usta okçulardan iki yüzünü kaybetmeye aldırmaz hale getiriyordu. Halbuki bu okçuların yanında kalmasıyla savaşın yönünün değişmesi büyük ihtimal dahilindeydi!..

Hz. Muaviye ve oğlu Yezid’in yüzüne karşı durması gerçekten olağanüstü bir kahramanlıktı…

O, Muaviye b. Ebî Süfyan’ın oğlu Yezid’in mutlaka layık olsa bile, müslümanların halifesi olmaya layık en son kişi olduğu görüşündeydi.

O, görüşünde haklıydı. Bu Yezid’in herşeyi bozuktu… Onun tarihin bize naklettiği suç ve günahlarını affettirecek bir tek fazileti yoktu.

Ibnu’z-Zübeyr ona nasıl beyat edecekti?

Red sözünü hayattayken Hz. Muaviye’ye söylemişti…

işte o, halife olup Ibnu’z-Zübeyr’e, sonunun kötü olacağına dair tehdidini gönderdikten sonra da Yezid’e o sözü söylüyordu…

Bu arada Ibnu’z-Zübeyr şöyle dedi:

– Sarhoşa asla beyat edemem…

Daha sonra da şu şiiri söyledi:

“Haktan başkasına yumuşak olmayacağım.

Taş, çiğneyenin dişine yumuşayıncaya kadar ona soracağım.”

Ibnu’z-Zübeyr, mü’minlere emir oldu, Mekke’yi hilafet merkezi yaptı. Hicaz, Yemen, Basra, Küfe, Horasan ve Şam hariç Suriye’nin tamamını idaresi altına aldı. Bütün bu bölgelerin halkı ona beyat etti…

Fakat Emeviler yerlerinde duramıyorlar, ona karşı devamlı savaş açıyorlar ve çoğunda da hezimete uğruyorlardı.

Nihayet Abdülmelik b. Mervan’ın devri geldi. Abdulmelik, Âdem oğulunun en bedbahtlarından, zorbalıkta ve günah işlemede en hızlılarından birisini Mekke’deki Abdullah’a saldırması için görevlendirdi.

İşte o kişi, adil imam Ömer b. Abdülaziz’in hakkında:- Her millet hatalarını getirse, biz de sadece Haccac’ı getirsek tamamen onları tercih ederdik!., dediği Haccac es-Sekafi’ydi.

Haccac, paralı ve parasız askerlerinin başında İbnu’z-Zübeyr’in hilafet merkezi Mekke’yi basmaya gitti. Abdullah b. ez-Zübeyr’i askersiz ve yardımcısız bıraksınlar diye halkın yiyecek ve içeceğini keserek altı aya yakın Mekke’yi muhasara etti.

Öldürücü açlığın baskısı altında çoğu teslim oldu. Abdullah kendisinin yapayalnız kaldığını gördü. Kendisini ve hayatını kurtarma fırsatları daima hazır olmasına rağmen sorumluluğunu sonuna kadar taşımaya azmetti. O gün, yetmiş yaşında olduğu halde, efsanevi bir cesaretle Haccac’ın askerleriyle savaşıyordu…

Bu eşsiz davranışının güvenli bir tablosunu, ancak hayatının son saatlerini yaşayan Abdullah’la büyük ve şerefli annesi Esma Bint Ebî Bekir arasında geçen konuşmaya kulak verdiğimiz zaman görebileceğiz.

Abdullah annesine gidip durumuyla ve kendisini bekliyen âşikar sonla ilgili nazik bir tabloyu onun önüne koydu…

Esma ona:

“Oğlum! Sen kendini daha iyi bilirsin. Eğer hak yolda olduğuna inanıyorsan ve hakka davet ediyorsan, hakkın yolunda ölünceye kadar onda diren ve Beni Ümeyye oğlanlarına kendini maskara etme.

Eğer dünyayı istiyorsan, sen ne kötü kulsun, kendini de mahvetmiş, arkadaşlarını da mahvetmiş olursun,” dedi.

Abdullah şöyle cevap verdi:

– Anneciğim! Vallahi, ben dünyayı istemedim ve ona meyletmedim de.

Allah’ın hükmünden asla sapmadım, zulmetmedim ve emanete hıyanet etmedim.

Annesi Esma:

– Sen benden önce veya ben senden önce Allah’a kavuşursak, umarım ki, güzel bir sabır üzere bulunurum.

Allah’ım! Geceleyin namaz kılmak için uzun süre ayakta kalmasına, oruç tutmak için kavurucu sıcaklarda susuz kalmasına ve babasıyla bana itaat etmesine acı…Allah’ım! Onu sana havale ettim. Onun için takdir ettiğine razı oldum. Bana Abdullah b. ez-Zübeyr hakkında sabredenler ve şükre-denler sevabı ver, dedi.

Birbirleriyle kucaklaşıp vedalaştılar.

Benzeri olmayan acı bir savaşla sona eren bir süre sonra, büyük şehid, Haccac’ın yüzündeki bütün hakaret ve adilikleri kendine ayırdığı bir vakitte ölüm darbesini aldı. Haccac, içini rahatlatmak ve intikam almak için ölü cesedi asmaktan başka bir şey yapamadı!..

Annesi ayağa kalktı. O gün doksan yedi yaşında olmasına rağmen asılı oğlunu görmek için kalktı.

Oğlunun karşısında eğilmeden dağ gibi dimdik durdu…

Haccac alçakça ona yaklaşıp şöyle dedi:

– Anneciğim! Mü’minlerin emiri Abdulmelik b. Mervan sana iyi davranmamı tavsiye etti. Bir ihtiyacın var mı?

Esma ona şöyle haykırdı:

– Ben senin annen değilim.

Ben ancak şu tepede asılı olanın annesiyim. Benim size ihtiyacım yok…

Fakat sana Rasûlullah’tan (s.a.v.) duyduğum bir hadisi söyliyeceğim: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Sakif’ten bir yalancı ve helak edici (katil) çıkacak…”

Yalancının kim olduğunu gördük, katil de zannederim senden başkası değildir!

Abdullah b. Ömer (r.a.) taziyede bulunmak ve sabra davet etmek için ona doğru ilerledi:

Ona da şu cevabı verdi:

– Zekeriya’nın oğlu Yahya’nın başı israiloğullarının fahişelerin-den birine hediye edilmişken beni sabırdan ne alıkoyabilir ki?..

Sen ne büyüksün, ey Sıddîk’ın kızı!..

Abdullah b. ez-Zübeyr’i asmadan önce başını vücudundan ayıranlara söylenecek bundan daha şahane bir söz bulunabilir miydi?

Evet… Ibnu’z-Zübeyr’i başı Haccac’a ve Abdülmelik’e hediye ediliyorsa. Bir Peygamber olan Yahya’nın (a.s) başı daha önce, israiloğullarından alçak bir fahişe olan Salomî’ye hediye olarak sunulmuştu!..Ne şahane teşbih ve ne doğru söz!..

Ve nihayet, bu tip bir annenin sütünü emmişken üstünlük, kahramanlık ve doğruluğun bu seviyesinin altında hayatını yaşaması Abdullah İbnu’z-Zübeyr için mümkün müydü?

Abdullah’a selam olsun… Esma’ya selam olsun…

Ebedi şehidler arasında onlara selam olsun…

Müttakîler ve salihler arasında, onlara selam olsun…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin