Hz Ömer Bin Abdülaziz Ve Oğlu Abdülmelik

ÖMER B. ABDÜLAZİZ VE OĞLU ABDÜLMELİK
“Her Kavmin bir asîlî…

Ümeyye oğullarının asilinin Ömer îbn Abdülaziz olduğunu ve Kıyamet gününde onun bir tek millet olarak diriltileceğim bilmiyor musun?”

– Muhammed b. Ali b. El-Hüseyn

Yüce tabiî müminlerin emiri Ömer İbn Abdülaziz selefi Süleyman Ibn Abdülmelik’in Kabrî’nin toprağından ellerini silker silkmez etrafında bir gürültü duyar ve:

“Bunlar da ne oluyor?” der.

Etrafındakiler cevap verir: “Bunlar, halifelik makamına ait hayvanlardır. Senin onlara binmen için hazırlandılar…” Halife Ömer, gözünün ucuyla onlara bakar, yorgunluk ve uykusuzluğun güçsüzleştir-diği kesik ve boğuk sesiyle: “Benim onlara ihtiyacım mı var ki?!

Onları benden uzaklaştırın, Allah sizden razı olsun…

Benim katırımı getirin. O bana yeter…” dedi.

Katırının sırtına yerleşir yerleşmez, onunla birlikte yürümek için polis müdürü geldi.

Polis müdürünün adamları da sağında ve solunda dizildiler.

Ellerinde de pırıl pırıl parlayan mızrakları vardı…

Ömer polis müdürüne dönüp: “Benim sana ve onlara ihtiyacım yok…”

Ben ancak Müslümanlardan birisiyim…

Onlar gibi ben de kendim gider gelirim…”

O gitti, onunla birlikte halk da gitti. Sonunda mescide girdiler ve insanlara şöyle ilân edildi:

“Namaz toplayıcıdır… Namaz toplayıcıdır…”

Halk her taraftan mescide koşuştu.

Hepsi toplanınca hitap etmek üzere kalktı.

Allah’a hamd edip övgüde bulunduktan Peygamberi’ne salât getirdikten sonra şu konuşmayı yaptı:

“Ey Müslümanlar! Ben istemediğim halde ve bu konuda müslümanların görüşüne başvurulmaksızın bu işe (halifeliğe) getirildim.

Sizi bu konuda serbest bırakıyorum…

Kendinize beğendiğiniz bir halife seçin…”

Halk hep bir ağızdan haykırdı:

“Ey müminlerin emiri! Seni seçtik ve seni beğendik…

Bereketle işimizi üzerine al…”

Seslerin durup kalplerin rahata kavuştuğunu görünce, tekrar tekrar Allah’a hamd ve senada bulunup kulu ve elçisi Muhammed’e salât ve selâm etti.

insanları takvaya…

Onları dünyadan uzak tutmaya…

Ahirete teşvik etmeye…

Katı kalpleri yumuşatan, isyankâr yaşları coşturan sahibinin kalbinden çıkarıp dinleyenlerin kalplerine yerleştiren bir dille ölümü onlara hatırlatmaya başladı.

Daha sonra bütün halka duyurmak için yorgun sesini yükseltti ve şunları söyledi:

“Ey insanlar! Kim Allah’a itaat ediyorsa ona itaat edilmesi vaciptir…

Kim Allah’a isyan ediyorsa onun için kimseye itaat yoktur…

Ey cemaat! Sizin hakkınızda Allah’a itaat ettiğim sürece bana itaat edin…

Eğer Allah’a isyan edersem sizin bana itaat etmeniz gerekmez…”

Daha sonra minberden indi, evine gitti ve odasına çekildi.

Halifenin vefatından beri içinde bulunduğu bu sıkı çalışmadan sonra bir saat dinlenmek istiyordu.Ancak Ömer b. Abdülaziz sırtını yatağına dokundurur dokundurmaz. O sırada on yedisine yaklaşmış olan oğlu Abdülmelik yanına geldi ve:

“Müminlerin emiri! Ne yapmak istiyorsun?…” dedi.

Halife: “Yavrum! Biraz uyumak istiyorum, vücudumda hal kalmadı” dedi.

Oğlu: “Müminlerin emiri! Mazlumların haklarını geri alıp sahiplerine vermeden önce uyumak mı istiyorsun?!!” dedi.

Halife: “Yavrum! Dün gece amcan Süleyman sebebiyle uykusuz kaldım…

Öğle vakti gelince halkın arasında namaz kılar, mazlumların haklarını da sahiplerine geri veririm inşallah” dedi.

Oğlu: “Müminlerin emiri! Öğleye kadar yaşayacağına kim garanti verir?!” dedi.

Bu söz Ömer’in heyecanını artırdı…

Gözlerinden uykuyu kaçırdı…

Yorgun vücudunda güç ve gayret uyandırdı. Şöyle dedi:

“Yaklaş yanıma oğlum!”

Oğlu yaklaştı, onu bağrına bastı ve alnından öpüp:

“Soyumdan, dinim hakkında bana yardım edecek kimseyi çıkaran Allah’a hamdolsun” dedi.

Daha sonra kalkıp insanlara şöyle seslenilmesini emretti:

“Kimin zulümle hakkı alınmışsa onu bildirsin”.

Bu Abdülmelik kim acaba?

Halkın onun hakkında:

Babasını ibadete sokan…

Onu zahitlik yoluna sokan kimse dedikleri bu delikanlıyla ilgili haber nedir?

Geliniz, bu salih delikanlının hikayesini başından itibaren görelim:

Ömer b. Abdülaziz’in üçü kız olmak üzere on beş çocuğu vardı…

Hepsi de takva ve doğruluk üzereydiler. Fakat Abdülmelik, kardeşlerden meydana gelen bir gerdanlığın ortası ve parlak bir yıldızdı… O, yaşı küçük ama aklı büyük, terbiyeli ve çok anlayışlı birisiydi.Daha sonra o, çocukluğundan itibaren Allah’a itaat içinde yetişmişti. Genel olarak davranışı Hattab oğullarına, özellikle Allah için takvasında, Allah’a karşı gelmekten korkmada ve ona, itaatla yaklaşmada Abdullah b. Ömer’e çok benzerdi.

Amcasının oğlu Asım anlatmaktadır:

“Şam’a gitmiştim. Bekâr olan amcaoğlum Abdülmelik’e misafir oldum. Yatsı namazını kılınca hepimiz yataklarımıza çekildik.

Abdülmelik kalkıp lâmbayı söndürdü.

Ve hepimiz uykuya daldık.

Gece yarısı uyandığımda, bir de ne göreyim, Abdülmelik kalkmış karanlıkta namaz kılıyor ve şu ayeti okuyordu:

“Bana söylesene, biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı?!’2

Beni korkutan, devamlı bu ayeti okuması ve kalbe giden damarları koparırcasına hüngür hüngür ağlamasıydı.

Ayeti bitirip ona her defa dönüşünde, kendi kendime onu bu ağlama öldürecek diyordum.

Bu durumu görünce, uykudan uyananın yaptığı gibi ağlamasını kesmek için: “Lâilâhe illa’llah ve el-hamdu lillah” dedim.

Beni duyunca sustu ve ondan hiçbir şey duymadım.

Ömer’in soyundan olan bu delikanlı çağının büyük alimlerine öğrenci oldu ve Allah’ın kitabından nasibini aldı. Resûlullah’ın (s.a.v.) hadislerinden çoğunu aldı… ve dinde fakih oldu.

Yaşınm küçüklüğüne rağmen zamanındaki Şamlı fakihlerin ilk tabakasını sıkıştırır hale gelmişti…

Anlatılır ki Ömer b. Abdülaziz Suriye’nin kurra ve fakihlerini toplayıp şu konuşmayı yaptı:

‘Sizi sülâlemin halktan zorla aldığı malları ne yapacağımızı konuşmak için davet ettim. Siz bu konuda ne diyorsunuz?’

Onlar şöyle dediler:

“Müminlerin emiri! Bu, senin iş başında olduğun sırada meydana gelen bir olay değildir. Bu malların günahı onları gasbedenlere aittir…”

Söyledikleri şeyler onu rahatlatmadı…

Onlar gibi düşünmeyen birisi ona dönüp şöyle dedi:

‘Müminlerin emiri! Abdülmelik’e haber gönder gelsin, çünkü o ancak ilim, fıkıh veya akla çağırdığın kimsedir.’

Abdülmelik yanına gelince Ömer ona:

‘Amca oğullarımızın halktan zulmederek aldıkları konusunda ne düşünüyorsun?…’

‘Bu malların sahipleri geldi, onları istemeye başladılar. Öğrendik ki bu mallar onların hakkıdır.’

Abdülmelik cevap verdi: ‘Durumlarını bildiğin sürece bu malları sahiplerine geri vermen görüşündeyim…

Çünkü böyle yapmazsan, bunları zulmederek alan kimselere sen de ortak olursun…’

Ömer’in yüzü güldü, içi rahatlayıp üzüntüsü gitti.

Ömer’in soyuna mensup delikanlı, sınırlarda bekçilik yapmayı, oralara yakın şehirlerden birinde ikamet etmeyi Şam’da kalmaya tercih etmişti.

Sınırdaki siperlere gidip güzel, gölgeli yedi ırmağı olan Şam’ı geride bırakmıştı.

Babası -onun doğruluk ve takvasına ait her şeyi bilmesine rağmen- şeytanın vesveselerinden ve gençlik heyecanıyla yapacağı hareketlerinden çok korkar, onun öğrenilmesi caiz olan her şeyini öğrenmeyi çok isterdi…

Bunu asla unutmaz ve ihmal etmezdi.”

Ömer b. Abdülaziz’in veziri, kadısı ve danışmanı olan Meymun b. Mehran şöyle anlatmıştır:

“Ömer b. Abdülaziz’in yanına girdim. Onun, oğlu Abdülmelik’e bir mektup yazdığını gördüm. O mektubun içinde oğluna çeşitli öğütler veriyordu.

Mektupta yer alan cümlelerden bazıları şöyleydi:

‘Benim sözümü anlayıp bellemeye en lâyık sensin.

Allah -Hamd onadır- küçük ve büyük her meselede bize iyilik etmiştir.

Yavrum! Allah’ın sana ve ebeveynine olan lûtfunu hatırla.

Kibir ve büyüklük taslamaktan sakın çünkü bu şeytanın hareketidir.

Şeytan müminlerin açık bir düşmanıdır.

Haberin olsun ki bu mektubu sana hakkında bana ulaşan bir meseleden dolayı göndermedim. Ben senin ancak iyi olduğunu biliyorum.

Ancak kulağıma senin kendini beğendiğine dair bir şeyler geldi…

Eğer bu kendini beğenme seni, hoşlanmadığım şeylere götürürse, sen de benden hoşlanmadığın şeyleri görürsün…’

Meymun şöyle anlatır:

Sonra Ömer bana dönüp şunları söyledi:

‘Meymun! Oğlum Abdülmelik gözüme güzel göründü. Bu konuda kendimi itham ediyorum. Ona olan sevgimin, onun hakkındaki bilgime üstün gelmiş olmasından ve bana babaların çocuklarının kusurunu görmeme halinin gelmiş olmasından korkuyorum…

Git, onu iyice araştır ve acaba onda kibir ve övünmeye benzeyen bir şey var mı, yok mu incele… Çünkü o taze bir gençtir ve şeytana karşı kendini koruyamaz.

Meymun anlatmaya devam etmektedir:

‘Abdülmelik’in yanına gitmek üzere yola çıktım ve onun yanına vardım. Yanına girmek için izin istedim ve girdim. Bir de ne göreyim daha ömrünün baharında, parlak yüzlü ve son derece alçak gönüllü bir genç, kıldan bir yaygının üzerindeki beyaz bir minderde oturuyordu.

Bana hoş geldin dedikten sonra şunları ilâve etti:

‘Babamın seni, lâyık olduğun iyilikle zikrettiğini duydum, umarım ki Allah seni faydalı kılar.’

Ben de şöyle dedim: ‘Kendini nasıl hissediyorsun?’ Şöyle cevap verdi: ‘Allah’a hamdolsun, iyi ve nimet içinde hissediyorum.

Ancak babamın bana olan hüsnü zannının beni aldatmış olmasından korkuyorum. Halbuki ben onun zannettiği bütün faziletlere erişemedim.

Bana olan sevgisinin, benim hakkındaki bilgisine üstün gelmiş olmasından…

Onun için bir belâ olmaktan korkuyorum.’

Her ikisinin de aynı şeyleri söylemesine şaşırdım ve ona:

‘Geçimini nereden sağlıyorsun?’dedim.

‘Birisinden babasından miras kalan arazisini satın aldım, onun geliriyle geçiniyorum. O araziyi içine şüphe karışmayan bir parayla satın aldım. Müslümanların haracı yerine bununla yetiniyorum’ dedi.

‘Yiyeceğin ne ya?’dedim.

Şu cevabı verdi: ‘Bir gece et… diğer gece mercimek ve yağ… öbür gece de sirke ve yağ…

Bu da bana yetiyor.’

‘Kendini beğenmiyor musun? dedim’ Şöyle dedi:

‘Bende bundan biraz vardı.

Babam bana nefsimin gerçek durumunu anlattı ve onu benim gözümde küçültüp değersiz hale getirdi.

Allah bana bunu faydalı hale getirdi. Allah, bir baba olarak ona hayır mükafatta bulunsun.’

Onunla konuşmak ve konuşmasını dinlemek üzere bir süre o-turdum. Ondan güzel yüzlü, ondan akıllı, yaşının küçüklüğüne ve tecrübesinin azlığına rağmen ondan terbiyeli bir genç görmedim…

Akşama doğru ona bir çocuk geldi ve:

‘Bitirdik efendim’ dedi…

Sustu…

‘Bitirdikleri nedir?’ dedim.

‘Hamam’ diye cevap verdi.

‘Nasıl?’ dedim.

‘Benim için halkı oradan çıkardılar’ dedi.

Şu sözü söyledim: ‘Bunu duyuncaya kadar gözümde çok büyümüştün…’

Korktu ve ‘Innalillah’ çekip şöyle dedi:

‘Amca! Allah sana merhamet etsin! Bunda ne var?!’

Ben de: ‘Hamam sana mı ait?!’ dedim.

‘Hayır’ dedi.

Şu cevabı verdim: ‘Seni, halkı oradan çıkarmaya sevkeden nedir?!

Sanki sen bu hareketinle kendini onların üstüne yükseltiyor ve yüksek bir mevki sağlıyorsun.

Sonra hamamcının bir günlük gelirine engel oluyorsun ve hamama gelenlerin giremeden dönmelerine sebep oluyorsun.’.

Şöyle dedi: ‘Ben hamamcıya bir günlük gelirini vererek onu memnun ediyorum.’

Ben de:

‘Bu içine kibir karışan hatalı bir harcamadır…

Sen de onlardan birisi olduğun halde senin halkla birlikte hamama girmene engel olan nedir?! Dedim.

Şu cevabı verdi:

‘Bazı düşük insanların örtünmeden hamama girmeleri beni bundan engelliyor. Onların avret yerlerini görmek istemiyorum…

Ben onların zor kullanarak otoriteyle örtünmelerini istiyorum.

Allah sana merhamet etsin! Bana faydalanacağım bir tavsiyede bulun…

Bu durumdan benim için bir çıkış yolu göster.’

Ben de şöyle dedim:

‘Geceleyin halk hamamdan çıkıp evlerine dönünceye kadar bekle ondan sonra hamama gir.’

O da şu cevabı verdi:

‘Emin ol…

Bugünden sonra oraya gündüz girmem, bu ülkenin şiddetli soğuğu olmasa hamama hiç girmezdim.’

Sanki bir meseleyi düşünüyor gibi bir süre başını önüne eğdi.

Daha sonra başını bana doğru kaldırdı ve:

‘Bu meseleyi babamdan gizlemen için yemin etmeni istiyorum. Çünkü onun bana kızmasını istemiyorum…

Ecelin onun hoşnutluğuna engel olmasından korkuyorum.’

Meymun şöyle anlatır:

O sırada onun aklını ölçmek istedim ve ona şöyle dedim:

‘Müminlerin emiri bana, senin bir şeyini görüp görmediğimi sorarsa, benim ona yalan söylememe razı olur musun?

O: ‘Hayır…

Allah korusun.

Fakat ona şöyle de: Onun bir durumunu gördüm, ona öğüt verdim ve gözünde onu büyüttüm ve o da hemen ondan vazgeçti. Babam kendisine söylediğin şeyi açıklamanı istemez.

Çünkü Allah onu gizliyi araştırmaktan korumuştur.1 Meymun şöyle der: ‘Bunlar gibi ne bir baba, ne de bir oğul gördüm. Allah onlara rahmet etsin.1
Allah Hulefa-i Raşidin’in beşincisi Ömer b. Abdülaziz’den razı olsun ve onu razı kılsın… Onun kabrini ve oğlu ciğer-paresi Abdülmelik’in kabrini nur et-
sın
Rafik-i A’lâ’ya kavuştukları gün onlara selâm olsun. İyiler ve salihlerle birlikte diriltildikleri gün onlara selâm olsun…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin